Halide Halid
Araştırmacı yazar
“Önce Vatan”serısınde:
Zamansız Duran Saat
Bir ŞEHİT babasının hayatında öyle bir gün vardır ki o günden sonra her şey değişir.
Bir zamanlar kapıda oğlunun yolunu gözleyen baba, şimdi onun hatıralarıyla baş başadır.
Söyleyemediği sözler, edemediği sohbetler, birlikte yaşayamadıkları günler, bir hayal bohçasına sarılı kalmıştır.
Oğlunun kahramanlığıyla gurur duyar. Ama keşke bu gururun yerine onun sesini duyabilse, yüzünü görebilse, bir kez olsun yavrusuna sarıla bilse.
Bir baba için ayrılığın en ağırı, evladından geçmiş zamanla söz etmek zorunda kalmaktır.
Söyleyecek çok sözü vardır babanın; ama dile getirmez, susar.
Bu suskunluğun ardında bir ömürlük hasret yatar. Oğlunun adını duyduğunda başını dik tutar; onunla ilgili anılarını anlatırken sesi titrese de ŞEHİT babası olmaktan onur duyar.
Sık sık yalnızlığa çekilir ŞEHİT babası. Evladının hayaliyle baş başa kalıp içini döker…
ŞEHİT babasının gözyaşları başka türlü akar. “Gözyaşı da başka türlü akar mı?” diye düşünebilirsiniz.
Akar, akar… Herkesin gördüğü gözyaşları, dışarıya akanlardır. Bir de onun yüreğine akan gözyaşları vardır. Herkesten gizli, içinde özlem ve hasret dolu bir deryaya dönüşür o yaşlar.
ŞEHİT babasının bakışları da farklıdır. Etrafına bakar, insanlara bakar, kitaba, televizyona bakar… Ama bunlar, herkesin gördüğü bakışlardır.
Onun asıl bakışlarıysa bu dünyada tek bir noktaya, ŞEHİT evladının hayaline kilitlenir.
Yıllar geçer; evladı, ŞEHADETE erdiği yaşta kalmaz, onun gözünde her yıl büyür. Oğlu büyür, baba yaşlanır. Doğum günlerinin yerini anma günleri alır…
Bir baba için, oğlunun ŞEHİTLİK haberiyle başlayan ayrılığın ne yaşı vardır ne de sonu.
Takvimler değişir, mevsimler geçer ama onun yüreği tek bir güne takılı kalır: Evladını son kez gördüğü, sesini son kez duyduğu güne…
Sık sık kapıya doğru bakar. Bazen kalabalığın içinde ona benzeyen birini görünce yüreği titrer.
Aklı gerçeği kabul etse de baba yüreği bazen bu gerçeğe inanmak istemez.
ŞEHİDİMİZ Vüsal’ın babası Kamran Hoca, yıllara dayanan dostluğumun yadigârıdır. Bu yıl eylülde tanışmamızın üzerinden 26 yıl geçmiş olacak.
Kamran Hoca’yla Lenkeran Devlet Üniversitesi’nde birlikte çalıştık. Samimiyeti ve ilgisiyle çevresindeki insanların her zaman saygısını kazanmıştır.
26 yıllık yakınlığımıza rağmen Kamran Hoca’yla Vüsal hakkında konuşmaya gücüm yetmedi.
Bu yazıyı hazırlarken Kamran Hoca’nın çeşitli videolarda oğlu hakkında anlattıklarından yararlandım.
İnsan, yılların yakınlığına rağmen karşısındakinin en büyük acısına dokunmaktan, kabuk bağlamayan yarasına tuz basmaktan çekinir. Ben de çekindim.
Vüsal, Kamran Hoca’ya doğum gününde bir saat hediye etmişti. Zamanın kıymetini çok iyi bildiği için babasına da zamanı gösteren bir hediye seçmişti.
Sık sık “Baba, zaman her şeyi çözer” derdi.
Evet, Vüsal doğru söylüyordu; zaman her şeyi çözdü…
Vüsal’ın ŞEHADET haberiyle Kazımovlar ailesine ve yakınlarına, Vüsal’sız ama Vüsal’la dolu günler bıraktı.
Vüsal’ın defnedildiği gün Kamran Hoca ağır hastaydı. ŞEHİT evladıyla vedalaşmasına da zaman izin vermedi. Cenaze evin avlusundan çıkarılırken baba, pencerenin ardından Vüsal’ına el sallayarak veda etti.
Kamran Hoca’nın anlattığına göre, o sırada Vüsal’ın hediye ettiği saat kolundaydı.
Cenaze götürüldükten sonra baba, gözyaşları içinde saatine baktığında gözlerine inanamadı…
Saat, Vüsal’ın evden ayrıldığı anda durmuştu. O günden sonra bir daha çalışmadı.
Saatin durduğu an: 17.02… 29 Kasım…
Saat durdu… Zamansa durmadı… Günler geçti, aylar geçti. Vüsal’ın ömrü otuz yaşında son buldu. Ayrılığının yaşıysa altıya ulaştı.
Bugün, o acı ve onurlu günün üzerinden altı yıl geçıyor…
Bu yıllar boyunca yalnızca Vüsal’ın ailesi ve yakınları değil; silah arkadaşları, asker dostları ve dıger arkadaşları da Vüsal’sız ama Vüsal’la dolu günler yaşıyor.
Kamran Hoca’nın tesellisi, Vüsal’ının ŞEHİTLİK gibi yüce bir makama erişmesi, canından çok sevdiği vatanı uğruna gözünü kırpmadan ölümü göze almasıdır.
“Vüsal öylesine vatansever, halkını öylesine seven bir insandı ki… Milletler ve halklar arasında ayrım yapılmasını sevmezdi. Topraklarımızın bir gün düşman işgalinden kurtulacağına yürekten inanırdı. Karabağ’ı özgürlüğüne kavuşturma arzusu, yüreğinde coşup taşan bir derya gibiydi. Karabağ’dan söz açıldığında heyecanlanır, coşardı.
İki kızı var. Büyük kızı Nuray henüz çok küçük olmasına rağmen ona vatan sevgisini aşılamaktan büyük mutluluk duyardı. Millî sembollerimizi öğretir, eline bayrağımızı verip sık sık fotoğrafını çekerdi.”Kamran Hoca, Vüsal’la ilgili anılarını bu sözlerle anlatıyor.
Vüsal’ın ailesi, onun yokluğundan söz ederken yalnızca kaybettikleri evladı, eşi ve babayı anmıyor. Aynı zamanda vatanını seven, kendine inanan, hayalleri olan ve çevresindeki insanlara olumlu katkıda bulunan bir gencin hayatını anlatıyor.
Bu anıların her birinde Vüsal’ın farklı bir yönünü görmek mümkün.
Annesi Güler Hanşm, oğlundan söz ederken sözlerini vatana bağlılığını dile getirerek tamamlıyor: “Vatan sağ olsun!”
Bu sözlerin ardında bir annenin yüreğinde taşıdığı acı, evladının seçtiği yola duyduğu saygı ve onunla duyduğu gurur var.
Güler Hanım, Vüsal’ın vatanını annesinden, babasından, ailesinden ve evlatlarından çok sevdiğini, bu uğurda canını feda ettiğini söylüyor.
Bir anne için bundan daha ağır bir gerçek var mı: Dünyaya getirdiği, büyüttüğü, geleceğine dair hayaller kurduğu evladının artık geri dönmeyeceğini bilmek…
Buna rağmen onun vatan sevgisinin büyüklüğünü kabul etmek ve bu sevginin karşısında saygıyla eğilmek…
Vüsal, ailenin tek erkek evladıydı. Babası için yalnızca büyüttüğü evladı değil, aynı zamanda yakın bir dost, bir sırdaştı.
Her gün görüşseler de her defasında sanki yıllardır birbirlerini görmemiş gibi kucaklaşırlardı. Bu ilişkide baba oğul sevgisinin yanı sıra birbirine gönülden bağlı iki insanın dostluğu da vardı.
Şimdi o buluşmalar anılarda kaldı. Babanın konuştuğu, oğlunun karşılık verdiği gündelik sohbetlerin yerini sessizlik aldı.
Vüsal’ın sesi, sohbetleri, ailesiyle geçirdiği anlar, sevdiklerinin hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Hayat çok tuhaf… Bir insanın yokluğu, en sıradan görünen anlarda daha derinden hissediliyor: Bir telefon beklendiğinde, bir haber sorulduğunda, evde ona ait bir eşya göze iliştiğinde…
Babasının anlattıklarından, Vüsal’ın vatana hizmet etme arzusunun henüz ortaokul ve lise yıllarında şekillendiği anlaşılıyor. Üniversite eğitimi sırasında da gelecekte subay olarak vatanına hizmet etmeyi hayal ediyordu. Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra çeşitli görevlerde bulundu, askerî polis teşkilatında çalıştı ve daha sonra yedeğe ayrıldı. Üniformasını çıkarması, vatanına karşı duyduğu sorumluluğu azaltmadı; aksine, bu duyguyu daha da güçlendirdi.
Kamran Hoca, anılarından birinde Vüsal’ın son dönemde Lenkeran Şehir Çocuk ve Gençler Spor Okulu müdürü olarak görev yaptığını anlatıyor. Oğlunun Karabağ ŞEHİTLERİ ve gazileri hakkında sosyal medyada yaptığı paylaşımlardan, bu konuda toplumsal duyarlılığı artırmak için yürüttüğü çalışmalardan söz ediyor. Vüsal’ın yazdıklarını ve paylaştıklarını gördükçe onun vatana bağlılığıyla gurur duyduğunu belirtiyor.
O yıllarda işgal altında bulunan toprakların kurtarılması, Vüsal’ın en büyük arzusuydu.
Nisan çatışmaları sırasında gönüllü olarak cepheye gitmek istemesi, bu arzusunun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Yedek subay olarak vatan topraklarının özgürlüğü uğruna savaşmak istiyordu. Topraklar kurtarıldıktan sonra soydaşlarımızın yurtlarına alınları açık, başları dik dönmelerini; yıllarca hasret kaldıkları topraklarda Azerbaycan bayrağının yeniden dalgalandığını görmeyi arzu edıyordu.
Vüsal için Karabağ meselesi, uzaktan takip edilen bir olay ya da haberlerde duyulan bir konu değildi. O, bu toprakların işgalden kurtarılmasını kendi hayatının anlamıyla bir tutuyordu.
Arzusunu yalnızca sözlerle dile getirmekle yetinmiyordu. Savaşın başlamasına yakın bir dönemde asgeri tatbikata çağrılması ve kısmi seferberlik ilan edilmesi üzerine gönüllü olarak cepheye gitme kararı alması, yıllardır beklediği anın geldiğini gösteriyordu.
Babası, oğlunun Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün sağlandığını görme arzusunu özellikle vurguluyor:
“Vüsal, ülkede yaşayan halklar arasında hiçbir ayrım gözetmezdi. Türk, Talış, Lezgi, İngiloy ve diğer halkların mensupları, onun için aynı vatanın evlatlarıydı. Eğitimler sırasında farklı bölgelerden gelen askerleri bir araya getirir, onların vatanseverlik duygularını daha da güçlendirirdi.”
Subaylardan biri de Vüsal’ın birbirini tanımayan askerleri kaynaştırma becerisini özellikle vurgulamış, bu özelliğinin askerler arasında daha güçlü bir birlik oluşturduğunu babasına anlatmıştı.
ŞEHİDİN eşi Aysel Hanım da hayat arkadaşının ŞEHİTLİK mertebesine erişmesini, onun en büyük arzularından birinin gerçekleşmesi olarak görüyor. Eşinin bu arzusuna kavuşmasından ve bir ŞEHİT eşi olmaktan gurur duyduğunu dile getiriyor.
Bu gururun ardında ise birlikte yaşanması gereken yıllar, çocuklarıyla birlikte kurulacak bir gelecek ve vaktinden önce sona eren bir ömür var.
Vüsal’ın silah arkadaşlarının anıları, onun kişiliğini daha yakından tanımamıza imkân veriyor. Vüsal, ailesiyle telefonda konuşurken çatışmaların şiddetinden, karşılaştığı tehlikelerden söz etmiyor; her şeyin yolunda olduğunu söyleyerek sevdiklerini kaygıdan uzak tutmaya çalışıyordu. Silah arkadaşları, daha sonra ailesine, bu görüşmeler sırasında Vüsal’ın aslında şiddetli çatışmaların ortasında olduğunu anlatıyorlar.
Kendisi ölümle yüz yüze olsa da ailesini daha fazla endişelendirmek istemiyordu.
Silah arkadaşları, Vüsal’ın cesaretini ve her zaman en önde gittiğini anlatıyorlar. Yaralıları çatışma bölgesinden çıkarması, emrindeki askerleri koruması hafızalarına sonsuza dek kazınmış.
Silah arkadaşlarından birinin Kamran Hoca’ya söylediği sözler, Vüsal’ın nasıl bir komutan olarak görüldüğünü açıkça ortaya koyuyor:
“Amca, o bizim komutanımızdı. Bizim onu korumamız gerekirdi ama o bizi koruyordu, her zaman en önde gidiyordu.”
Bir komutanın sorumluluğu yalnızca emir vermekle sınırlı değildir. Peşinden gelen insanların hayatını düşünmek, zor anlarında yanlarında olmak, tehlike karşısında geri çekilmemek de bu sorumluluğun bir parçasıdır. Vüsal’ın silah arkadaşlarının anılarında tam da böyle bir komutan canlanıyor. Onlar, askerlerinin arkasına sığınmak yerine önlerinde yürüyen, kendi güvenliğinden önce askerlerini düşünen bir subayı yürek dolusu gururla anlatıyorlar.
Vüsal, 2020 yılında başlayan Vatan Savaşı’nda Füzuli, Cebrayıl ve Hocavend cephelerindeki çatışmalara katılır.
Bu toprakların işgalden kurtarılması uğruna savaşır. Son çatışmasında iki yaralı silah arkadaşını kurtarır. Üçüncü yaralı arkadaşını kurtarmaya çalışırken mayına basarak şehit olur
“Önce Vatan” projesinin bugünkü kahramanı, 26 Ekim 2020’de ŞEHİT olan ve 29 Kasım 2020’de doğduğu topraklara emanet edilen ŞEHİT Üsteğmen Vüsal Kazımov’un yarım kalan hayat hikâyesini, bütün ŞEHİT anne ve babalarının dilinden bu ağıtla noktalıyorum:
Bu dağlar, tala dağı,
Bürüyüb lale dağı.
Her acı çekilse de
Çekilmez bala dağı…
ÖZGEÇMİŞ
Vüsal Kamran oğlu Kazımov, 17 Aralık 1990 tarihinde Azerbaycan’ın Lenkeran iline bağlı Yukarı Nüvedi köyünde dünyaya geldi. Ailenin tek erkek evladıydı.
1996 yılında Mais Mirzecanov adına Yukarı Nüvedi Köyü Tam Ortaokulunda eğitim hayatına başladı ve 2007 yılında aynı okuldan mezun oldu. Aynı yıl Lenkeran Devlet Üniversitesi Fen Fakültesini kazandı. 2011 yılında “Beden Eğitimi ve Gençlerin Askerlik Öncesi Hazırlığı” bölümünden mezun oldu.
5 Temmuz 2011 tarihinde Lenkeran İlçe Askerlik Şubesi tarafından askerlik hizmetine çağrıldı. Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli askerî birliklerinde görev yaptı. 14 Ekim 2011–14 Nisan 2013 tarihleri arasında takım komutanı, 3 Eylül 2014–16 Nisan 2016 tarihleri arasında ise bölük komutanının personelden sorumlu yardımcısı olarak görev yaptı. Hizmet sürelerinin sona ermesi üzerine yedeğe ayrıldı.
23 Haziran 2016–16 Ağustos 2017 tarihleri arasında Lenkeran Şehir Çocuk Polikliniğinin ruh sağlığı bölümünde tedavi amaçlı beden eğitimi eğitmeni olarak çalıştı. 2017 yılından itibaren Lenkeran Devlet Üniversitesinde “Muhasebe ve Denetim” bölümünde uzaktan eğitim aldı. Aynı dönemde Lenkeran Şehir Gençlik ve Spor İdaresine bağlı UGİM’in müdürü olarak görev yaptı.
Vüsal Kazımov, gösterdiği kahramanlık nedeniyle Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in kararnameleriyle ölümünden sonra “Vatan Uğrunda”, “Yiğitliğe Göre”, “Hocavend’in Kurtuluşu İçin” ve “Füzuli’nin Kurtuluşu İçin” madalyaları ile 3. derece “Vatana Hizmete Göre” nişanı ile ödüllendirildi.
Evliydi ve iki kız çocuğu Vatana emanettir.