Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Hafif Yağmurlu
26°C
Cumartesi Az Bulutlu
26°C
Pazar Az Bulutlu
29°C

Sayıların Somutluğundan Edebiyatın İnşirahına Uzanan Bir Öğrenme: Sevda Anlı

Sayıların Somutluğundan Edebiyatın İnşirahına Uzanan Bir Öğrenme: Sevda Anlı

Modern dünyanın insanı tek bir unvana, dar bir kalıba sığdırmaya çalıştığı o mekanik çağda; “Benim hayatımın merkezinde tek bir kelime var: Öğrenmek” diyerek rakamların soğuk görünen yüzünü edebiyatın sıcaklığıyla ısıtan asil ruhlar vardır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; 2001 yılından bu yana muhasebe ve finansman alanında derinleşen, akademide yapay zekâdan bulut muhasebeye kadar çağın ruhunu yakalayan, İzmir’de kamuda eğitmenlik yaparak gençleri geleceğe hazırlayan; bununla da yetinmeyip şiir, öykü, köşe yazıları ve çocuk edebiyatı projeleriyle kelamın sıhhatine hizmet eden Değerli Öğretmen, Akademisyen ve Yazar Sevda Anlı ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.

Türk Dili ve Edebiyatı eğitimiyle kelimelerin dünyasını fethederken, LÖSEV ve engelli bireylere yönelik sosyal sorumluluk projeleriyle insana dokunmayı sürdüren konuğumuzun o adaletli ömür mizanını Satır Arası farkıyla aralıyoruz.

Sevda Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece muhasebe ve finansman anlatan bir eğitmen veya sadece eserler veren bir yazar olarak değil; hayatı bir “öğrenme ve yeniden başlama meşakkati” olarak gören kavi bir mizaç olarak ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.

Röportajımıza sizi tanıyarak başlayalım: Sevda Anlı kimdir? Sayılarla başlayıp edebiyatla demlenen ve sosyal sorumlulukla taçlanan bu yolculukta bir okur veya öğrenci sizin dünyanıza adım attığında, insanın ve hayatın hangi sâfi aynasıyla karşılaşmalıdır?

Sevda Anlı, 30.05.1987 İzmir doğumlu, en kısa hâliyle öğrenmekten, üretmekten ve yeniden başlamaktan vazgeçmeyen bir kadın.

Hayatımın farklı dönemlerinde farklı kimlikler taşıdım. Muhasebe alanında çalıştım, eğitmen oldum, akademik çalışmalar yaptım, öğretmenlik yaptım ve bugün aynı zamanda yazıyorum. Türk Dili ve Edebiyatı okuyarak kelimelerin dünyasında kendime yeni bir yol açıyorum.

Bütün bu kimliklerin ortak noktasında ise insan var.

Ben insanı anlamaya çalışan biriyim. Bir öğrencinin neden yapamadığını, bir insanın neden sustuğunu, bir kadının neden güçlü görünmek zorunda kaldığını, bir çocuğun küçücük bir dünyasında neleri büyüttüğünü merak ediyorum.

Bu nedenle hayatı yalnızca yaşanacak bir süreç olarak değil, anlaşılması gereken bir yolculuk olarak görüyorum.

Bir okur ya da öğrencim benim dünyama adım attığında karşısında kusursuz bir insan görmesini istemem. Aksine; öğrenen, hata yapan, düşen, yeniden ayağa kalkan, bazen yorulan ama yine de yoluna devam eden bir insan görsün isterim.

Çünkü bana göre insanın en saf aynası, kusursuzluğu değil; kendisi olabilme cesaretidir.

2001 yılında stajyerlikle adım attığınız muhasebe dünyasından günümüzün yapay zekâ, e-dönüşüm ve dijital finansman eğitimciliğine uzanan köklü bir meslek geçmişiniz var. Çoğu insan muhasebeyi sadece soğuk rakamlardan ibaret sanır; siz ise “Her rakamın arkasında bir emek ve insan hikâyesi var” diyorsunuz. Rakamların arkasındaki o insan hikâyesini görmek, sizi sınıf ortamında nasıl bir öğretmene dönüştürdü?

Muhasebe bana aslında insanı rakamlardan okumayı öğretti.

Bir işletmenin bilançosuna baktığınızda sadece rakamları görürseniz muhasebe yaparsınız. Ama o rakamların neden oluştuğunu, hangi emeğin sonucunda ortaya çıktığını, bir işletmenin hangi kararlarla o noktaya geldiğini görmeye başladığınızda muhasebeyi anlamaya başlarsınız.

Ben yıllar içerisinde farklı sektörlerde çalışırken bunu yaşayarak öğrendim.

Bugün sınıfa girdiğimde öğrencilerime sadece “borç” ve “alacak” öğretmek istemiyorum. Bir işlemin neden yapıldığını, arkasındaki mantığın ne olduğunu ve o bilginin gerçek hayatta nerede karşılarına çıkacağını anlatmaya çalışıyorum.

Çünkü öğrencinin bir muhasebe kaydını ezberlemesi benim için yeterli değil. O kaydı neden yaptığını anlayabiliyorsa, işte o zaman gerçekten öğrenmiştir.

Dijital dönüşüm ve yapay zekâ da bu anlayışı daha önemli hâle getiriyor. Teknoloji birçok rutin işlemi bizim yerimize yapabilir. Ancak veriyi anlamlandırmak, doğru soruyu sormak, etik bir karar vermek ve rakamların arkasındaki insanı görebilmek hâlâ insana ait.

Ben de öğrencilerimi geleceğin sadece program kullanan değil, teknolojiyi anlayan ve yorumlayabilen meslek insanları olarak yetiştirmeye çalışıyorum.

Sayılardan ve finansal tablolardan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’ndeki akademik derinleşmeniz sürerken, bir yandan da Türk Dili ve Edebiyatı lisans eğitimine adım attınız. Muhasebe hayatın ölçülebilen tarafını öğretirken, edebiyat size insanın hangi görünmeyen, anlatılmayı bekleyen tarafını fısıldadı? Bu iki zıt gibi görünen kulvar zihninizde nasıl bir ahenk kurdu?

Aslında zaman içerisinde bu iki alanın birbirine zıt olmadığını fark ettim.

Muhasebe bana hayatın görünen tarafını gösterdi: rakamları, tabloları, hesapları, sonuçları…

Edebiyat ise bana o sonuçların arkasındaki insanı göstermeye başladı.

Bir rakamın bir işletme için anlamı vardır ama aynı rakam bir insanın hayatında bambaşka bir karşılığa sahip olabilir. Bir kayıp, bir borç, bir kazanç, bir başlangıç… Bunların hepsinin arkasında insanın duyguları vardır.

Akademi bana sorgulamayı öğretti. Öğretmenlik insanı gözlemlemeyi. Muhasebe disiplinli düşünmeyi. Edebiyat ise hissetmeyi ve anlatmayı.

Bu nedenle bugün bu alanları birbirinden ayırmıyorum.

Sayılar bana düzeni, edebiyat bana derinliği öğretiyor.

Belki de benim zihnimde kurdukları ahenk tam olarak burada başlıyor: Hayatı hem hesaplayabilmek hem de hissedebilmek.

2026 yılında okurla buluşan “Kalbim Senden Vazgeçmeyi Kabul Etmiyor” adlı şiir kitabınız ve “Hayallerimin Çaresizliği” ile “Hiç Kimse Fark Etmedi” gibi öyküleriniz, içsel yolculuğunuzun narin meyveleri… Mısralara ve öykülere sığınma ihtiyacı içsel dünyanızda hangi gözlemlerin, hangi birikimlerin sonucunda filizlendi?

Yazmak benim için bir sığınaktan çok, içimde birikenleri anlamlandırma biçimi oldu.

Hayatı gözlemlemeyi seviyorum. İnsanların söylediklerinden çok bazen söylemediklerine dikkat ediyorum. Bir bakışın, yarım kalmış bir cümlenin, suskunluğun, ertelenmiş bir kararın bile bir hikâyesi olabileceğine inanıyorum.

Kadınların yaşadığı görünmeyen mücadeleler, insanların içlerinde taşıdığı kırgınlıklar, vazgeçişler, yeniden başlama çabaları ve çocukların saf dünyası zaman içerisinde bende iz bıraktı.

Bazen insanın söyleyemediği bir cümle vardır. Ben o cümleyi yazabiliyorum.

“Kalbim Senden Vazgeçmeyi Kabul Etmiyor” şiir kitabım da bu duygusal dünyanın bir yansıması. “Hayallerimin Çaresizliği” ve “Hiç Kimse Fark Etmedi” gibi öykülerimde ise biraz daha insanın görünmeyen tarafına bakmaya çalıştım.

Yazarken kendime şu soruyu sıkça soruyorum:

“Kimsenin görmediği yerde bu insan ne yaşıyor?”

Belki de yazarlığın bende filizlenmesinin en önemli nedeni bu sorudur.

Çocuk edebiyatına 10 kitaptan oluşacak devasa bir seri ile adım attınız: “Uğur ve Minik Panda”. İlk kitap “Bambu Ormanının Sırrı” yayımlandı, “Kayıp Gökkuşağı” ise yolda. Bir öğretmen ve yazar olarak çocukların dünyasına dokunmanın, onların geleceğine bir dostluk ve cesaret tohumu ekmenin sizdeki karşılığı nedir?

Çocuklar benim için yalnızca bir okuyucu kitlesi değil; geleceğin yetişkinleri.

Bir çocuğa anlattığınız bir hikâyenin, onun zihninde yıllarca kalabileceğine inanıyorum. Belki bugün okuduğu bir cümleyi önemsemeyecek ama yıllar sonra o cümle bir davranışına, bir kararına veya bir bakış açısına dönüşebilecek.

“Uğur ve Minik Panda”yı tasarlarken tam olarak bunu düşündüm.

Serinin 10 kitaptan oluşmasını planladık. İlk kitabımız “Bambu Ormanının Sırrı” yayımlandı. İkinci kitabımız “Kayıp Gökkuşağı” ise şu anda baskı sürecinde.

Bu seride çocuklara yalnızca hikâye anlatmak istemiyoruz. Dostluğu, cesareti, dayanışmayı, paylaşmayı, hayal kurmayı ve farklılıkları kabul etmeyi onların dünyasına uygun bir dille anlatmak istiyoruz.

Bir öğretmen olarak çocuklara bilgi vermenin önemli olduğunu düşünüyorum; bir yazar olarak ise onlara duygu bırakabilmenin çok daha özel olduğunu düşünüyorum.

Eğer bir çocuk kitabımı kapattığında biraz daha cesur, biraz daha merhametli veya bir arkadaşına karşı biraz daha anlayışlı oluyorsa, benim için o kitap amacına ulaşmış demektir.

Edebiyat yolculuğunuzda “Kadınlar Mevsimi” ve “Kadınların Biriktirdikleri” gibi kolektif eserler ve Varyasyon Kalemler E-Dergi’deki “Güçlü Kadın Olmak Zorunda Mıyız?” gibi sarsıcı köşe yazılarınız dikkat çekiyor. Kadınların mücadelelerini, suskunluklarını ve içlerinde biriktirdiklerini kelimelerle görünür kılmak, çağımız neşriyatında nasıl bir toplumsal şifaya karşılık geliyor?

Kadınların çoğu zaman anlatacak çok şeyi olup söyleyecek alanının az olduğunu düşünüyorum.

Bazen bir kadın güçlü görünmek zorunda kalıyor. Bazen susuyor çünkü anlatırsa anlaşılmayacağını düşünüyor. Bazen ailesi için, çocukları için, işi için, çevresi için kendisini erteliyor.

İşte benim yazılarımda ve kadın temalı çalışmalarımda ilgimi çeken taraf biraz da bu görünmeyen hikâyeler.

“Kadınlar Mevsimi”, altı kadın yazarın farklı kalemlerinden kadınların dünyasına baktığı bir çalışma. “Kadınların Biriktirdikleri” ise bir öğretmen-yazar arkadaşımla birlikte yürüttüğümüz kolektif bir öykü çalışması.

Bu çalışmaların benim için ortak bir tarafı var: Kadının yalnız olmadığını hissettirmek.

Varyasyon Kalemler E-Dergi’de yayımlanan “Güçlü Kadın Olmak Zorunda Mıyız?”, “Keşke Demeden Önce” , “Bir İnsan Ne Zaman Vazgeçer?” ve  “Masaların Arasında Kalanlar” başlıklı köşe yazılarımda da farklı açılardan bunu sorguluyorum.

Ben yazının dünyayı tek başına değiştireceğini düşünmüyorum.

Ama bir insanın düşüncesini değiştirebilir.

Bir kadına “Ben de böyle hissediyorum” dedirtebilir.

Birinin yıllardır susturduğu bir cümleyi yeniden hatırlatabilir.

Bazen toplumsal şifa dediğimiz şey büyük değişimlerden önce tam da böyle küçük fark edişlerle başlıyor.

Sadece sınıfta veya masa başında değil; LÖSEV gönüllülüğünden hastane ziyaretlerine, otizmli ve engelli çocuklarla yapılan sosyal sorumluluk çalışmalarına kadar sahadaki merhamet ve emek meşalesini de elinizde tutuyorsunuz. İnsanın eğitim ve edebiyatla elde ettiği birikimi bu tür hayır hasenat ve dokunuşlarla taçlandırması ruhunuzu nasıl besliyor?

İnsana dokunmanın karşılığını kelimelerle anlatmak gerçekten zor.

Çocuk hastanelerinde yaptığımız ziyaretlerde bazen bir çocuğun yüzünde küçücük bir tebessüm görmek, bazen birkaç dakika sohbet etmek, bazen sadece yanında bulunmak bile çok kıymetliydi.

Bu çalışmalar bana şunu öğretti:

İnsana verebileceğimiz en değerli şeylerden biri, onun görüldüğünü ve yalnız olmadığını hissettirmektir.

LÖSEV gönüllülüğü ve farklı sosyal sorumluluk çalışmalarında yer almak bana hayatın önceliklerini de yeniden düşündürdü.

Eğitim insana bilgi kazandırıyor.

Edebiyat insana duygu kazandırıyor.

Ama gönüllülük insana, sahip olduklarını paylaşmanın değerini öğretiyor.

Ben bunların birbirinden ayrılmadığına inanıyorum.

Öğretmenlikte de yazarlıkta da sosyal sorumluluk çalışmalarında da merkezde insan var.

Bir insanın hayatına küçücük de olsa güzel bir iz bırakabiliyorsam, yaptığım işin anlam kazandığını düşünüyorum.

Son olarak; “Sanırım benim hikâyemin en belirgin kırılma noktası: Her defasında yeniden başlamak” diyen kavi bir eğitimci ve yazar olarak; Satır Arası masamızdan, hayatta ne zaman bitti dense yeniden başlama cesareti arayan, kendi hikâyesini yazmak isteyen tüm okurlarımıza ve öğrencilerinize bırakacağınız o nihai “Sonrası Bahar” mesajınız ne olur?

Sanırım hayat bana en çok bunu öğretti:

Hiçbir son, bize göründüğü kadar kesin değildir.

Bazen bir kapının kapandığını düşünüyoruz. Bazen yaşadığımız bir kaybın, başarısızlığın, hayal kırıklığının veya gecikmenin hayatımızın son noktası olduğuna inanıyoruz.

Oysa bazen hayat bizi bitirmiyor; yönümüzü değiştiriyor.

Ben de hayatım boyunca birçok kez yeniden başladım.

Meslek hayatımda yeniden başladım.

Eğitim hayatımda yeniden başladım.

Akademik çalışmalarımda yeniden başladım.

Öğretmenlikte yeniden başladım.

Yazarlıkta yeniden başladım.

Ve bugün Türk Dili ve Edebiyatı okuyarak yine yeni bir başlangıcın içindeyim.

Bu nedenle “artık çok geç” cümlesine çok fazla inanmıyorum.

İnsan gerçekten istediği bir şey için mücadele etmeye devam edebiliyorsa, hayatında hâlâ açılacak bir kapı vardır.

Kendi hikâyesini yazmak isteyenlere de şunu söylemek isterim:

Başkalarının sizin için yazdığı hayatı yaşamak zorunda değilsiniz.

Kendi cümlenizi kurun.

Bazen o cümle yanlış olabilir. Silersiniz.

Bazen bir sayfanız çok kötü olabilir. Çevirirsiniz.

Bazen kitabın ortasında kaybolabilirsiniz. Durur, yeniden başlarsınız.

Ama kalemi bırakmayın.

Çünkü hayatın en güzel taraflarından biri, insanın hikâyesinin son cümlesini henüz yazmamış olmasıdır.

Ben buna “Sonrası Bahar” diyorum.

Kış ne kadar uzun sürerse sürsün, baharın geleceğine inanmak…

Ve belki de en önemlisi, baharı beklemekle yetinmeyip kendi baharımız için bir şeyler yapmaya devam etmek.

Benim mesajım şu olur:

Düştüyseniz kalkın.

Yorulduysanız dinlenin.

Kaybettiyseniz yasınızı tutun.

Ama kendinizden vazgeçmeyin.

Çünkü bazen hayatın bize sunduğu en güzel başlangıç, tam da her şey bitti sandığımız yerin birkaç adım sonrasındadır.

Her defasında yeniden başlayın.

Çünkü bazı hikâyelerin en güzel bölümü, “son” sandığınız sayfadan sonra başlar.

Ve unutmayın:

Sonrası gerçekten bahar olabilir.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; rakamların somut dünyasından edebiyatın inşirahına uzanan, “Uğur ve Minik Panda” ile çocuk yüreklere dokunurken, akademide ve sınıfta geleceği inşa eden Değerli Öğretmen, Akademisyen ve Yazar Sevda Anlı Hanımefendi’nin o sâfi ve ilham veren hikâyesine konuk olduk. Anladık ki; rakamın arkasındaki emeği gören bir göz, kelamın arkasındaki insanı kaçırmaz. Niyet sâfi, emek hakiki ve öğrenme sevdası tam olunca… Sonrası Bahar.

ETİKETLER: , , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.