Bir ömrün yarım kalan hikâyesi
Mehmet Sebih Altun
“İnsan bazen birini kaybettiği için değil, onunla birlikte inandığı bütün güzellikleri yitirdiği için yaşlanır.”
Bir zamanlar gökyüzüm vardı benim.
Her gecenin sonunda sabahın geleceğine inandığım, karanlığın hiçbir zaman sonsuza kadar sürmeyeceğini düşündüğüm, insanın sevildiği yerde bütün yaralarını unutabileceğine inandığım bir gökyüzü…
Sonra sen geldin.
Gelişin, öyle büyük bir gürültüyle olmadı. Ne kapılar çarptı ne gök yarıldı ne de dünya durup senin gelişini seyretti. Her şey kendi olağanlığında devam etti. İnsanlar işe gitti, çocuklar sokaklarda oynadı, akşamlar birbirini kovaladı. Ama benim içimde, kimsenin haberi olmadan mevsimler değişti.
Bir gülüşün değdi hayatıma.
Sonra o gülüşün etrafına bir dünya kurdum.
Seni sevmek, sanki yıllardır aradığım bir şehrin kapısını bulmak gibiydi. Sokaklarını bilmediğim ama kendimi yabancı hissetmediğim bir şehir… Her köşesinde başka bir umut, her penceresinde başka bir hayal bulunan bir şehir…
Seninle konuşurken zamanın sesini kaybettiğini sanırdım. Saatler ilerler, geceler eskir, dünya uykusuna çekilirdi ama benim içimde hayat yeni baştan başlardı. Sesinde dinlendiğim, gözlerinde kendimi bulduğum, suskunluğunda bile bir anlam aradığım günlerdi.
O zamanlar bilmiyordum.
İnsan, en güzel hayallerini kurarken bile bir gün onların enkazı altında kalabileceğini düşünmüyor.
Birlikte yaşlanacağımızı sanmıştım. Aynı evin penceresinden yağmuru izleyeceğimizi, bir kış akşamı sobanın ya da kaloriferin başında eski günleri konuşacağımızı, yılların yüzümüze bıraktığı çizgileri birbirimizin gülüşünde okuyacağımızı…
Ben seni yalnızca bugünüme almamıştım.
Henüz gelmemiş bütün yarınlarıma yerleştirmiştim.
Birlikte gidilmemiş yollarımız vardı. Henüz içilmemiş çaylarımız, söylenmemiş şarkılarımız, ertelenmiş yolculuklarımız, yaşanmamış baharlarımız vardı.
Ben geleceği senden ibaret sanmıştım.
Meğer insanın en büyük yanılgısı, kalbinde sonsuzluk duygusu uyandıran bir anın gerçekten sonsuza kadar süreceğini düşünmesiymiş.
Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum: Bazı mutluluklar, yaşanırken değil, geride kaldıklarında büyüyor. Bir zamanlar sıradan bulduğumuz bir bakış, yıllar sonra ömrümüzün en kıymetli hatırasına dönüşüyor. Bir kapının önünde edilen birkaç kelime, insanın bütün hayatı boyunca içinden çıkamadığı bir cümle hâline geliyor.
Ve bazı insanlar…
Onlar gittikten sonra bile içimizde yaşamaya devam ediyor.
Bir şarkının ortasında, yağmurun kokusunda, eski bir sokağın köşesinde, gece yarısı ansızın uyanınca…
Bir de ay ışığında.
Çünkü benim ayım sendin.
Ben gökyüzüne her baktığımda seni görürdüm.
Şimdi gökyüzü yerinde, yıldızlar yerinde, geceler yine geliyor.
Bir tek sen yoksun.
Ve insan bazen dünyanın yerinde durmasına bile şaşırıyor; çünkü kendi içindeki dünya çoktan yıkılmış oluyor.