

Kasabanın en işlek sokağında, vitrininde sararmış dantel perdeler asılı küçük bir çay ocağı vardı. Adı “Dostluk Kıraathanesi”ydi ama müdavimleri oraya kısaca “Masa” derdi. Çünkü içerideki en meşhur şey çay değil, kapıya en yakın köşede duran eski tahta masaydı. Dört ayağından biri diğerlerinden kısaydı; altına sıkıştırılmış katlanmış gazete sayfalarıyla ayakta dururdu. O masa yıllardır nice ayrılığa, barışmaya, borç istemeye ve evlilik teklifine tanıklık etmişti. En çok iki kişiyi bilirdi: Murat ile Derya’yı. Murat, ilçedeki tapu müdürlüğünde memurdu. Hayatta en büyük hayali bir roman yazmaktı ama henüz birinci sayfayı geçememişti. Derya ise kuaförde çalışır, saç boyarken insanların hayat hikâyelerini dinlerdi. Pratik zekâlı, net ve kararlıydı. Murat’ın cümleleri uzadıkça Derya’nın sabrı kısalırdı. Her perşembe akşamı o tahta masada buluşurlardı. Çaylar gelir, simit ikiye bölünür, Murat hayallerinden söz eder, Derya da gerçeklerden. Aralarında görünmez bir ip vardı; biri göğe çeker, diğeri yere sabitlerdi. Olay, kasabanın yaz şenliğinde başladı. Murat, belediyenin düzenlediği şiir yarışmasına katılmaya karar verdi. Oysa yarışma türkü yarışmasıydı. Duyuruyu yanlış okumuştu. İsmi anons edildiğinde elinde kâğıtla sahneye çıktı ve uzun bir metin okumaya başladı. İlk iki dakika alkışlandı; üçüncü dakikada seyirciler türkü beklediklerini hatırladı. Dördüncü dakikada mikrofonun sesi kısıldı. Beşinci dakikada sunucu sahneye çıktı. Derya o kalabalığın içinde hem utançla hem hayranlıkla gülüyordu. Murat’ın hayalleri büyük, zamanlaması ise daima yanlıştı. Ertesi gün tahta masada buluştular. Çaycı Nihat, bardakları sertçe bıraktı. “Sanatçımız geldi,” dedi göz kırparak. Kahkaha masanın etrafında dolandı. Murat da güldü ama Derya gülmedi. “Sen ciddi misin?” diye sordu Derya. “Türkü yarışmasına metinle çıkmak nedir?” “Sanatın sınırı olmaz,” dedi Murat. “Olur,” dedi Derya. “En azından duyurunun başlığında olur.” Masa hafifçe sallandı. Gazete kâğıdı yerinden kaydı. Çaydan biri döküldü. Nihat uzaktan bağırdı: “Yine mi?” Küçük bir tartışmaydı ama altında birikenler büyüktü. Murat hep başka bir zamana hazırlanıyordu. Büyük şehre, büyük hayata, büyük cümlelere. Derya ise bugünü istiyordu; net bir plan, somut bir adım, tutulmuş bir söz. Bir hafta sonra Murat istifa ettiğini söyledi. Roman yazmak için İstanbul’a gidecekti. Masanın üzerindeki şekerlik o an devrildi. Kimse dokunmamıştı. Nihat sonradan, “Masa da şok oldu,” diye dalga geçti. Derya uzun süre sustu. Sonra sakince konuştu: “Ben burada kalacağım. Annem var, işim var. Hayal kurmak güzel ama hayat beklemiyor.” Murat, bunun fedakârlık olduğunu anlattı. Derya ise bunun kaçış olduğunu söyledi. İkisi de haklıydı, ikisi de haksız. Ayrılık konuşması yine o tahta masada yapıldı. Dışarıda yağmur yağıyordu. İçeride televizyon sessizde açık, altyazılar akıyordu. Sanki herkes konuşuyor ama kimse sesini duymuyordu. “Gitmek zorundaysan git,” dedi Derya. “Ama beni yarım bir hikâyeye koyma.” Murat ilk kez sustu. Uzun, etkileyici bir konuşma hazırlamıştı kafasında. Fakat tam o sırada masanın kısa ayağı tamamen çöktü. Masa bir yana yattı, çaylar döküldü, şekerlik yere saçıldı. Nihat koşarak geldi. “Bu masa da sizin ilişkiniz gibi dengesiz,” dedi, istemeden de olsa en doğru cümleyi kurarak. Bir anlık sessizlikten sonra Derya gülmeye başladı. Gözlerinden yaş gelene kadar güldü. Murat da güldü. O kadar ciddi bir vedanın ortasında yere saçılmış küp şekerlere bakıp gülmek absürttü. Ama hayat zaten çoğu zaman absürttü. Gülme yavaş yavaş ağlamaya dönüştü. Derya’nın sesi titredi. “Ben seni severken hep inanmak istedim,” dedi. “Ama inanmak tek kişilik bir iş değil.” Ertesi sabah Murat kasabadan ayrıldı. Otobüs terminalinde yanında bir valiz, cebinde yarım bir defter vardı. Derya işe gitti. Akşam olduğunda Nihat eski gazeteyi yenisiyle değiştirip masanın ayağını tekrar dengeledi. Tahta masa yeniden yerindeydi. Yeni çiftler geldi, yeni tartışmalar yaşandı. Ama masanın orta yerindeki çay lekesi çıkmadı. Nihat ne kadar silse de hafif bir iz kaldı. Kasabada herkes bunu bilirdi; bazı izler silinmezdi, bazı masalar devrilir ama kırılmazdı ve bazı aşklar ise biterken bile insanı hem güldürür hem ağlatırdı. O tahta masa hala köşede dururdu. Dört ayağı üzerinde, biraz yamuk, biraz inatçı. Tıpkı bir zamanlar karşılıklı oturan iki insan gibi.