

ŞİKAGO MEZBAHALARI
UPTON SİNCLAİR
400 SAYFA
Ruhu öldürenlerin karşısında bedeni öldürerek cinayet işlemek nedir ki?
Yazıldığı dönemden bugüne bütün dünyadaki emekçi sınıfların vahşi kapitalizme karşı durumunu gözler önüne seren, toplumcu gerçekçi akımın en çarpıcı eserlerinden biridir deniyor arka kapak yazısında ve biz bu çarpıcı eseri sevgili Münevver ve Ebru ile okuduk. Teşekkür ederim kızlar eşlik ettiğiniz için.
Jurgis ve ailesinin “Amerikan Rüyası”nın peşinden Şikago’ya gelişi, bu rüyanın çok kısa zamanda kabusa dönüşmesi, sistemin dişlileri arasında yaşanan sakatlıklar, ölümler ve ahlaki çöküş.
Büyük hayaller ülkesi Amerika. Bu rüyanın güzelliğine kanarak yola çıkanlar ve bu acımasız çarkın dişlileri arasında yok olan hayatlar/hayaller. Litvanya’dan ailesi ve sevdiği kız ile yola çıkan Jurgis’in ve pek çoklarının yaşadıkları. Tek beklentileri sıcak ve sevgi dolu bir yuvaydı Jurgis ve Ona’nın. Çalışmaktan kaçmayan, umut dolu gencecik iki yürek. Büyük umutlarla başladıkları hayat onlara sadece açlık, sefalet, hastalık ve ölüm olarak dönüyor ne yazık ki.
Devasa bir et endüstrisi. Hiçbir standardın olmadığı, pisliğin, hastalığın kol gezdiği, emekçinin sonuna kadar sömürüldüğü mezbahalar. Bu mezbahalar tam anlamıyla ölüm yuvası. İlk 150 sayfayı okurken oldukça zorlandık hepimiz. Tiksinmemek, rahatsız olmamak imkansız. Yetersiz ücretler, sağlıksız her türlü koşul, sonuna kadar sömürülen-ezilen işçiler ve ne yazıkki tüm bu şartlara rağmen bu işe ihtiyacı olan binlerce insan.
Upton Sinclair, romanını yazmak için kimliğini gizleyerek mezbaha bölgesinde çalışmış, işçilerle vakit geçirmiş ve kapitalist düzene, tüketim anlayışına ışık tutmuş. Kitabın basılmasın ardından Amerika’daki gıda yasalarının değişmesine de ön ayak olmuş. Hem geçmişte yaşananlar hemde günümüzde devam eden düzenin huzursuzluğu ile kapattık kitabın kapağını. Kapitalizmin dişlileri arasında hayatı, hayalleri ve ailesi parçalanan Jurgis, Sosyalizm ile tanışıyor sayfalar ilerledikçe. Yoksulluk, sefalet, ahlaki değerlerin yerle bir oluşu, emeğin değersizleştirilmesi, adaletsizlikler, siyasi figürler. Sarsıcı bir hikaye. Uzun süre et yemek istemeyeceksiniz, bizden söylemesi. Sadece midenize değil vicdanınıza da dokunacak kitap.
Tek hayatta kalma şansları bir olmaktı ve bu yüzden mücadeleleri bir çeşit kutsal savaşa dönüşmüştü.
Parayla güçlenen, özleri, bütün varlıkları para olan, para için yaşayan ve para olmayınca ölen yoksul, emekçi insanlardı.
Onların umudu ve uğruna savaşacak, acı çekecek bir davaları vardı.
Hayatları kapitalizm tarafından güdük bırakılmış ve artık özgürlüğün ne demek olduğunu bilmeyen milyonlarca kandırılmış zavallı enkaz.
Onbinlerce kişinin koyun sürüsü gibi toplanıp bir büyükbaşın emirlerine itaat etmesini, adama milyonlarca dolarlık servet kazandırmasını, sonra da adamın kütüphaneler yaptırıp onları uyutmasına izin vermesini cidden de “bireycilik” sanıyorlardı; ama sanayiyi ele geçirip istedikleri gibi kullanırlar ve kendi kütüphanelerini kendileri yaparlarsa bunun adı “vesayetçilik” oluyordu!
Çok cahildik; sorun buydu. Hiç şansımız yoktu.
LÜTFEN KİTAP OKUYALIM!!!
Arzu ORTAÖREN