DOLAR
32,2020
EURO
35,0069
ALTIN
2.504,53
BIST
10.643,58
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
21°C
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Pazartesi Hafif Yağmurlu
22°C
Salı Açık
24°C
Çarşamba Az Bulutlu
23°C
Perşembe Az Bulutlu
23°C

ÖZGÜR SANAT – YENİ SAYI ÇIKTI!

ÖZGÜR SANAT – YENİ SAYI ÇIKTI!

ÖZGÜR SANAT – YENİ SAYI ÇIKTI!

DİN, SINIFLI TOPLUMUN ÇOCUĞUDUR*

Mehmet Akkaya

Din de hukuk, ahlak ve felsefe türünden bir zihinsel etkinliktir. Ortaya çıkma koşulları benzerdir. Marx, sosyal temel üzerinde yer alan üstyapı kurumlarından söz eder. Bu yapı içinde sanat, felsefe, hukuk, ahlak, bilim gibi din de yer almaktadır. Düşüncenin alt ve üst yapıyı gerektirecek kadar ayrışması ve belirginleşmesi için toplumda bir sınıfsal ayrışmanın olması gerekir. Sınıfsal ayrışma ise üretimin ortaya çıkmasını ve toplumsal artı ürünün meydana gelmesini, birikmesini, yedeklenmesini gerektirir.

Üstyapı kurumları işte bu biriken artı değeri sevk ve idare etmenin yollarını saptamak için vardırlar. Bu yüzden Marx ve Engels açısından felsefenin, hukukun, ahlakın olduğu gibi konumuz olan dinin de bağımsız bir tarihi yoktur. Bunlar ekonomik süreçlere bağımlı değişkenler olarak vardırlar. Demek ki komünal toplumlarda yalnızca düşünceden söz ettiğimiz halde sınıflı toplumda düşüncenin çeşitli formlar kazandığı anlaşılıyor.

Düşüncenin din formunda, sanat formunda, bilim ve felsefe formunda varlık kazandığını görüyoruz. Üretimin ilk olarak ortaya çıktığı coğrafya olarak Mezopotamya’yı görmekteyiz. Mezopotamya sulak bir bölge olduğu için üretimin burada yetkinleştiği varsayımını dikkate almak gerekir. Yalnız burası değil aslında tüm Akdeniz çevresini merkeze almak daha doğru olacaktır. Kültürel disiplinlerin su uygarlıklarından kaynaklandığını ileri sürmek yanlış olmasa gerek.

Dicle, Fırat, Nil ve Akdeniz’in imkanları üretimin gelişmesinde toplumsal artı değerin birikmesinde merkezi bir rol oynamıştır. Dolayısıyla bilim ve her türden düşüncenin Sümer, Akad, Babil, Arap uygarlığıyla ilgili olması gibi dinlerin de bu halklarla ilgili olması manidardır. Dinlerin, artı değer ile olan ilişkisi diğer üstyapı kurumları için de geçerlidir.

Sınıfsız toplum (komünizm) koşullarında dinler gibi felsefe, hukuk, sanat ve diğer kültürel disiplinler bugünkü tarzlarıyla sönümlenirler. Bu sönme sürecinde elbette başı din, ahlak, devlet ve hukuk gibi disiplin ve kurumlar alacaktır: Sınıfla gelen sınıfsızlıkla gider.

Geçerken söyleyeyim ki Alevi/Kızılbaş inanç toplulukları komünal toplumla bağlarını sürdürdükleri için devlet, aile, hukuk konularında uygar topluma mesafeli durmuştur/durmaktadır. Kendine özgü toplum anlayışı, hukuk biçimleri, eşitlik ve özgürlük kuralları olduğu anlaşılmaktadır.

Marx ve Engels’in Dine/İslama’a Merakı

Marx ve Engels geç dönem çalışmalarında köylü toplumlarına yönelik de düşünmüşlerdir. Erken dönemde tarihsiz olarak niteledikleri birçok toplumda devrimci demokratik özellikler buldukları anlaşılmaktadır. Mesela Almanya’da savaşçı köylüleri övmüşler, Rusya’da Narodnikleri desteklemişler, İngiltere’ye karşı İrlanda’nın yanında yer almışlardır. Marx ve Engels biraz da tarihselciliğin etkisiyle olsa gerek dinin tarihinde de ileri unsurlar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu yüzden Marx’ın İslam ve Muhammed’in rolü konusundaki açıklamaları ilginç olabilir. Marx’ın 1881’de yazdığı “İslamiyet Üzerine” adlı yazısında şunları söylüyor:

“Bütün tek tanrılı dinler, kurulu düzene karşı oluştu, örgütlendi, gelişti. Arabistan çöllerinde inanılmaz bir yokluk, yoksulluk, yozluk vardı. Müslümanlık, bir ‘isyan bayrağı’ olarak doğdu. Murabaha sermayesi her yere, her şeye hakimdi. Tefeciler ülkenin insanını soyuyor, soğana çeviriyordu. Ama, fakirin, fukaranın, göçebenin, yoksulun ideolojisi yoktu. Kendisine şemsiye edeceği, kalkan olarak kullanacağı bir Felsefesi yoktu. Müslümanlık onu sağladı.”

Marx ve Engels her tarihsel dönemi bir öncekine göre ilerici olarak görme eğilimine sahiptir. Elbette bir gerçekliğin (din, İslam) tarihsel olarak ileri olması etik, politik ve toplumsal eşitlik açısından da ileri olduğu anlamına gelmez. Burada Marx’ın mevcut durumda Müslümanların, Arap coğrafyasında ezilen bir halk olduğundan hareket edildiği anlaşılıyor. Bu durum, tarihi materyalist bakış açısına uygun olarak ekonomik ilişkiler içinde çözümleniyor. Yani din ve Tanrı ezeli ve ebedi olgular değil tersine dünyevi olgular olarak açıklanmaktadır. Benzer düşünceleri Engels’te de görüyoruz.

“Sanırım senin Muhammed Devrimi’nin temel ögelerinden biri olarak gördüğün bir gerçeği, Muhammed’den önce Güney Arabistan ticaretinin mahvoluşu gerçeğini de, belirttiğim bağlamda düşünmek gerekiyor… İ. S. 200-600 yılları arasında Güney Arabistan Habeşler tarafından sürekli işgal edilmiş, yağmalanmış, boyun eğdirilmiştir… Genel ticari durumun neden olduğu bu çöküntünün yanısıra, doğrudan ve şiddetli ölçüde yıkıcı bir başka hareketin daha varolmuş olması gerekir ki, bu da ancak Etiyopyalılar tarafından girişilen istila hareketleri olarak düşünülebilir… Arap ulusal bilincini, kuzeyden gelen ve neredeyse Mekke’ye kadar uzanan Pers istilası da kamçılamıştır. Müslümanlık ahlaken iflas etmiş kentli fellahlara karşı bir bedevi tepkisi niteliği taşımaktadır.”

Bu konuda Hikmet Kıvılcımlı’ ya da bir gönderme yapmak isterim. Kıvılcımlı’nın 15 Ekim 1957 yılında Eyüp Camii’nde yaptığı konuşma da Marx ve Engels’i anımsatmaktadır. Konuşmanın içeriğinde İslam dinini ve Muhammed’in tarihte ilerici bir rol oynadığı düşüncesi ileri sürülmektedir.

Marx’ın Düşünsel Evrimi

Marx’ın din felsefesini anlamak için çeşitli yollar izlenebilir. Bunlardan birisi de onun eğitim sürecini izlemek olabilir. Bonn Üniversitesi’ne başladığında ihtimal ki, dünyanın hukuk aracılığıyla iyileştirileceğini düşünmektedir. Hukukçu babanın da yönlendirmesi üzerine hukukta başlayan eğitim sanat ve edebiyat, ayrıca şiire dek genişler. İki sömestri tamamlandıktan sonra genç Marx’ın düşünce yönteminde değişiklikler olduğu ortaya çıkar.

Marx’ın, üniversiteye başlar başlamaz sanata ve şiire yöneldiğini, şiirler yazdığını babası ile olan mektuplaşmalardan anlayabiliriz. Daha sonra Marx’ın hukuktan da soğuduğunu yine babasına yazdığı mektuplardan anlıyoruz. Bu yazdıklarında Marx, hukuku çözdüğünü 350 sayfalık da hukuk üzerine notlar yazdığını söylemektedir. Dolayısıyla sanat ve hukuku Bonn’da noktalayan Marx’ın gözünde felsefeyle yola devam etmek en iyisidir. Bunun için üniversite bakılır Marx için.

Felsefenin kalbi 19. yüzyılda Almanya’da atmaktadır. Almanya ve felsefe deyince de Berlin Üniversitesi akla gelir. Hegel dahil olmak üzere yeni felsefe ekolleri Berlin’dedir. Marx’ın Berlin’de felsefe eğitimine başlaması, ona yalnızca felsefe doktoru diploması kazandırmakla kalmaz. Din felsefesi de dahil olmak üzere pek çok sosyal, politik, tarihsel, etik, epistemolojik sorunla da buluşmasına imkan sunar. Üzerinde durduğumuz din felsefesi, esasen işte burada şekillenmiştir. Çünkü Feuerbach ve genç Hegelciler Berlin’de pek çok bakımdan yeni ufuklar açmışlardır. Başlangıçta Feuerbachçı olan Marx ve Engels, kısa süre sonra önce Hegel’den peşinden de Feuerbach’tan koparlar.

Marx ve Engels’in düşünce çalışmalarını felsefe de kesmeyince politikaya girdiklerini görmek zor olmuyor. Komünist Manifesto’nun yazarları olarak karşımıza çıktıklarını görüyoruz. 1848-1849 devrimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Marx’ın tekrar geriye çekildiği anlaşılıyor ve tüm geçmişteki eğitim uğraklarını gözden geçirdiğini görüyoruz. Sanat, hukuk, felsefe ve siyaset türünden kültürel kategoriler yerine ekonomik sosyal temele yönelme anlayışı gelişiyor. Yani hukuk, felsefe ve Manifesto’nun Marx’ından sonra Kapital’daki Marx’ı görüyoruz. Ona göre konumuz olan din ve teoloji de dahil, bütün düşünsel, zihinsel süreçlerin temelinde ekonomik ve sosyal gerçeklik vardır. Bu ekonomik gerçeklik kapitalizmin ta kendisidir. Bunun analiz edilmesi ve toplumsal bir devrim yoluyla aşılması gerekir. Bu devrime de proletarya önderlik edecektir.

*Özgür Sanat dergisinde yayınlanan yazıdan bir bölüm.

Mehmet Akkaya

ETİKETLER: , , , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.