Onunla soğuktan donmak üzereyken karşılaşıp
Ev arkadaşlığı yapmıştık.
Onların ki öyle derin bir aşktı ki, ayrılmak ne kelime, ama olmayacak oldu ve ayrıldılar.
Anne babasını çocuk yaşlarda kaybeden genç adam, hayatı yalnız yaşamaya alışkındı.
Genç kız, gitme dedi, bırakma beni, aynı üniversiteye gidelim, hiç ayrılmayalım.
Yaşam ezmişti hep genç adamı, duygular sert esti, değiştirdi yönünü….
“Sonu güzel bitecek, sen ve ben çok mutlu olacağız, beğiştireceğim bu kaderi.” dedi ve sevdiğine son kez sarılarak İstanbul’un yolunu tuttu.
Umudun Topkapı’nın merdivenlerinde tükeneceğini nerden bilebilirdi ki, on yedi yaşı…
Karşısında yedi tepeli bir dev, elinde ufacık bir çanta, lakin sırtında çileli bir hayatın ağırlığı.
Gurbet dedikleri bu devasa, bu yedi başlı dev şehir,
Ne ananın duasına benziyor, ne babanın şefkatine, ne de yârın bakışına…
Gecesinden esen rüzgâr, ayazı bir bıçak gibi keserken teni,
Anlamış, İstanbul ilk geceden gözden çıkarmış onu.
Bir kaç gün sonra, parasızlık ve azametli surların dibinde Edirnekapı sabahçı kahvesi mekanı olmuş.
Ben öykünün bu kısmında, ah Ferdi baba, ahhh, diyerek rahmetle anıyorum ve şarkısının sözlerini ruhuna hediye gönderiyorum.
Ne güzel demişsin baba be, acıktım ama bu saatte açık yer bulamazsın, bulsanda cep delik, cepken delik
Sevgilim, sevgilim bak yine şafak söküyor
Sevgilim, sevgilim bak yine sabah oluyor
Şimdi sen kim bilir ne duygullardasın
Belki de en güzel uykulardasın
Sen rüyalar aleminde
Yeni aşklar hevesinde
Bense yine uykusuzum
Bir sabahçı kahvesinde
Sevgilim, sevgilim inan ki çok özledim
Sigarasız sabah olmuyor.
Avuçlarında ayazdan yer yer çatlaklar, çayın buharında memleketin kokusu,
Fatih’ten yürüyerek, Unkapanı plakçılar çarşısında içinde o şarkıların kokusu.
Aklına gelir ve mırıldanır:
Her adım atışta yüreğim sızlar,
Sensiz bom boş kaldı bak bizim sokaklar.
Köprüden geçip Galataya çıkarken düşünür:
Sultanahmet’in güvercinleri bile benden zengin bu gün, her biri bir parça ekmek bulur, bense açım delice.
Yerebatan Sarnıcı kadar derin, gizli bir dert çöker içine,
Ve başlar söylemeye:
Yaralıyım, dertliyim,
Doğuştan kederliyim.
Öyle başımı döndürdün ki,
Bu alemin neresindeyim.
Bakar, parıldayan boğazın o heybetli, o lüks malikanelerine, Haydarpaşanın treni geçer sanki üstünden.
Kimsenin haberi olmaz on yedi yaşının bu sarsıcı duygusundan.
Oturur Beşiktaş iskelesinin sahil kenarındaki beton zeminine, elleri titreyerek mektup yazar:
Gözleri kömür karası yârim, yosun kokulu sevdiğim,
Burada denizler bile donuyor, ben kime derdimi diyeyim?
Gülüşün memleket güneşiydi, buralar karanlık ve ayaz, sana bir avuç zengin İstanbul mutluluğu getirecektim, nasipte yokmuş.
Sordum, söylediler, beyaza boyanmış denizin karşı yakası, padişahlar semti üsküdarmış.
Duyunca, bana padişahım derdin, o aklıma geldi, gözümden yaşlar aktı.
Döneceğim, dönmesine de,
Cebimde tek bir kuruşum yok, sana utanmadan dönmekten korkarım, bu Boğaz’ın karanlığında kavuşma umudum sulara gömülecek.
Mektubum ulaşıp da okursan bir gün, sakın ola ağlama; İstanbul kalbimi üşütüyor ama adın hâlâ kor gibi içimde, beni ısıtıyor..
Eminönüne geçerken balık-ekmek kokuları dalga dalga yayılır,
Karnı aç, ruhu ise yârin hasretiyle bayılır.
Sultan Ahmet camisinden süzülen o akşam ışıkları, ısıtmıyor bu buz tutmuş, o kimsesiz bedeni.
Kız Kulesi misali yalnız şu koca dünyanın ortasında,
Can tanesinin adı zihninde alfabe olur, İstanbul’un bu kör kuytusunda.
Boğazın suları kapkara bir mürekkep gibi akar gider gırtlağından.
Kalbi hasretim şiirini yazar:
Kışlarıma açmayan kır çiçeği,
Bu gönlümün hayattan tek isteği,
Gel de doldur boş kalan yüreği,
Gül de sustur aşkından divaneyi.
Hasretim,
O gözlerine hasretim.
Hasretim,
Bir bakışına hasretim.
Hasretim,
Kara kaşına hasretim.
Hasretim,
Bir gülüşüne hasretim.
Hasretim,
Hasretim, çok hasretim, çok hasretim.
Dallarıma konmayan aşk böceği,
Tüm ömrümün uğruna acı çektiği,
Sar da buldur derdime son çareyi,
Kal da şenlendir sessiz aşk haneyi.
Balat’ın yokuşlarında nefesi kesilir, cebinde tek bir kuruş yok, bilirim bu şehirde vicdanı sağır olan çok, karnı tok olan çok.
Boğazın serin esintisi değil bu, resmen can alan bir boran be dostum.
On yedi yaşında bir yetimim, yoktur halini bir soran….
Gece Yarısı ve Haliç’in üstüne çöker sis, simsiyah bir kefen gibi, unutur bu şehir onu, harcar bir hiç gibi, sefil gibi.
Surların dibine büzülür, altımda buz gibi taşlar, gözünden süzülen yaşlar, kirpiğinde donmaya başlar.
Balatın kale dibinde uyumak ölüm bu ayazda, uyumak yâre elveda demek, zoruna gidiyor ona göre İstanbul hep on yedi yaşında.
Sen ne kadar ihtişamlıysan, ben o kadar fukarayım, bırak duvarlarını, yıkıl dökül de ben de sarayım yaramı, der ve:
Ne yâr kaldı geride, ne memleketin o şefkatli sinesi,
Koptu bağlama tellerim, sustu içimin o neşesi.
Her şeyimi aldın benden İstanbul; gençliğimi, hayallerimi, sevgilimi,
Ayazınla kuruttun, kaskatı ettin şu tutmayan ellerimi.
Bir başına kaldı duygularım, fırtınanın ortasında, üryan ve yalnız,
Söndü ufuktaki o son umut, o baktığım yıldız.
Ama dur!
Eğmeyeceğim başımı bu devasa şehrin ızdırabına,
Yenilmeyeceğim şu kalpsiz insanların fukara rızkını çalan o kirli paralarına.
Ben bu ayazdan ders aldım, bu soğuk taşlardan merhamet aldım,
Her şeyim kaybolsa da bende kalan tek şeydir mertlik,iyilik ve asalet.
Cebim boş kalsa ne yazar, yüreğim hâlâ bir yetim sarayı,
Ben bildim acıyı, ben gördüm sokaktaki o derin yarayı.
Şimdi ne zaman görsem üşüyen bir çocuk, aç garip babayı,
Kendi yaramı sarar gibi koşarım, gücüm yettiğince
Gelse de üzerime üzerime İstanbul’ un alayı
Ben de sen de hep on yedi yaşındayız, İstanbul!
Her şeyimi aldın ama iyiliğimi çalamadın benden,
Bu on yedi yaşın mert kalbi, vazgeçmeyecek insan sevmekten…
Ya sen İstanbul ya sen!
Daha kaç gencin umutlarını yutacaksın dedi ve;
Yorgun bedeni kilimin üzerine yığılıp uykuya daldı.
Bense üzerini örtüp usulca kapıyı kapatıp odadan çıktım.
Dil Aver Karagöz
Gönle giren şair
Öksüz şiirlerin babası
Tatlı düşler
Düş’ü alevli paltosuz şiirler’