Mehmet Sebih Altun
…
“Haddini bilmek” sözü, günümüzde çoğu zaman karşısındakini susturmak, küçümsemek veya yerini hatırlatmak için kullanılan sert bir ifade gibi algılanıyor.
Oysa haddini bilmek; insanı küçültmek değil, insanın kendisini bilmesidir.
Nerede duracağını bilmek…
Ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını bilmek…
Kimin hayatına ne kadar müdahale edebileceğini bilmek…
Sahip olduğun makamın, paranın, bilginin, gücün ve çevrenin seni diğer insanlardan üstün yapmadığını bilmek…
Asıl mesele budur.
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, başkalarının üzerine çıkmasıyla değil; kendisine verilen gücü başkasını ezmeden kullanabilmesiyle ölçülür.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri belki de budur: Had bilmek.
Çünkü haddini bilmeyen insan yalnızca kendisine zarar vermez. Ailesine, arkadaşına, iş arkadaşına, komşusuna, kurumuna ve nihayetinde topluma zarar verir.
Bir insanın sınırını bilmemesi bazen bir tartışmaya, bazen bir kırgınlığa, bazen bir aile dağılmasına, bazen bir iş yerinde huzursuzluğa, bazen de toplumda büyük bir güvensizliğe dönüşür.
Ve ne yazık ki bugün herkes konuşuyor.
Ama çok az insan kendisine şu soruyu soruyor:
“Benim konuşmaya hakkım var mı?”
HERKES HER ŞEYİ BİLİYOR!
İçinde bulunduğumuz çağın en büyük hastalıklarından biri, insanların bilmediği konularda bile kesin hükümler vermesidir.
Bir olay oluyor.
Herkes yorumcu…
Bir insan hata yapıyor.
Herkes hâkim…
Bir aile sorun yaşıyor.
Herkes bilirkişi…
Bir kurum karar alıyor.
Herkes uzman…
Bir insanın özel hayatında bir problem çıkıyor.
Herkes onun hayatını konuşuyor.
Kimse kendisine dönüp bakmıyor.
Çünkü başkasının hayatını konuşmak, insanın kendi hayatıyla yüzleşmesinden daha kolaydır.
İnsanın kendi kusurunu görmek zordur.
Başkasının kusurunu bulmak ise çok kolay.
Bu yüzden toplum olarak başkalarının yanlışlarını büyütürken kendi yanlışlarımızı küçültüyoruz.
Kendi hatamıza “insanlık hali” diyoruz.
Başkasının hatasına “karaktersizlik”…
Kendi yanlışımıza “şartlar sebep oldu” diyoruz.
Başkasının yanlışına “zaten belli biri”…
İşte burada haddimizi kaybediyoruz.
Çünkü adalet, başkasına uyguladığımız ölçüyü kendimize de uygulayabilmektir.
MAKAM İNSANI BÜYÜTMEZ
Bir insanın makamı olabilir.
Parası olabilir.
Şöhreti olabilir.
Çevresi olabilir.
Bir kurumun başında olabilir.
Bir derneğin yöneticisi olabilir.
Bir siyasi yapının içinde bulunabilir.
Bir şirket yönetebilir.
Binlerce insana ulaşabilir.
Ama bütün bunların hiçbiri ona başka insanları küçümseme hakkı vermez.
Çünkü makam geçicidir.
Bugün oturduğun koltukta yarın başka biri oturabilir.
Bugün seni alkışlayan insanlar yarın başka birinin etrafında toplanabilir.
Bugün elinde bulunan güç, yarın elinden çıkabilir.
Fakat geride bıraktığın insanlık kalır.
İnsanların seni makamınla mı, yoksa karakterinle mi hatırlayacağına karar veren şey de budur.
Bir makam insanı değerli yapmaz.
Değerli bir insan makamı değerli yapar.
Aradaki farkı anlamak gerekir.
Çünkü bazı insanlar koltuğa oturunca kendisini büyütür.
Bazı insanlar ise koltuğa oturunca sorumluluğunun büyüdüğünü fark eder.
Birincisi makamın sahibidir.
İkincisi ise makamın emanetçisi.
Asıl haddini bilen insan, eline güç geçtiğinde değişmeyendir.
HERKESİN HAYATINA KARIŞMAK, HERKESİN HAKKINA SAHİP OLMAK DEĞİLDİR
Toplum olarak sınırlarımızı kaybediyoruz.
Birinin nasıl yaşayacağına karışıyoruz.
Ne giyeceğine karışıyoruz.
Kiminle arkadaş olacağına karışıyoruz.
Çocuğunu nasıl yetiştireceğine karışıyoruz.
Evliliğine karışıyoruz.
Kazandığı parayı nasıl harcayacağına karışıyoruz.
Ne okuyacağına, ne yazacağına, ne söyleyeceğine karışıyoruz.
Sonra bütün bunları “iyiliği için” yaptığımızı söylüyoruz.
Oysa bazen iyilik ile müdahale arasındaki çizgiyi kaçırıyoruz.
Elbette insan yanlış gördüğü bir şeyi söyleyebilir.
Elbette toplumun ortak değerleri vardır.
Elbette yanlışlara karşı durmak gerekir.
Fakat uyarmak başka, yönetmeye kalkmak başkadır.
Tavsiye başka, dayatma başkadır.
Eleştiri başka, hakaret başkadır.
Merak başka, özel hayata müdahale başkadır.
Haddini bilmek tam da burada başlar.
“Benim fikrim var” demek başka şeydir.
“Benim fikrimden başka doğru yok” demek başka…
SOSYAL MEDYA: HADSİZLİĞİN YENİ MEYDANI
Eskiden bir insanın düşüncesi, bulunduğu çevre kadar yayılırdı.
Bugün ise cebimizde taşıdığımız telefonlarla dünyanın her yerine ulaşabiliyoruz.
Bu büyük bir imkân.
Ama aynı zamanda büyük bir sorumluluk.
Çünkü sosyal medya, insanlara görünür olma imkânı verdiği kadar, sorumluluk duygusunu da zayıflatabiliyor.
Bir tuşa basıyoruz.
Bir insan hakkında yorum yapıyoruz.
Bir fotoğrafın altına hakaret yazıyoruz.
Bir söylentiyi paylaşabiliyoruz.
Doğruluğunu araştırmadan bir iddiayı binlerce insana ulaştırabiliyoruz.
Sonra da “Ben sadece paylaşım yaptım” diyebiliyoruz.
Hayır.
Sözün de sorumluluğu vardır.
Yazının da sorumluluğu vardır.
Paylaşımın da sorumluluğu vardır.
Bir insanın onuruna dokunan her kelimenin bir ağırlığı vardır.
Sosyal medya ekranının arkasında da gerçek bir insan vardır.
Karşımızdaki bir profil fotoğrafından ibaret değildir.
Onun da ailesi vardır.
Onun da duyguları vardır.
Onun da yaraları vardır.
Onun da gururu vardır.
Bu yüzden klavyenin başında otururken de haddimizi bilmek zorundayız.
Çünkü ekranın arkasında olmak, insanlığın dışında olmak değildir.
ELEŞTİRİYİ BİLMİYORUZ
Toplum olarak eleştiriye ihtiyacımız var.
Hatta sağlıklı bir toplum eleştiri olmadan gelişemez.
Fakat biz çoğu zaman eleştiri ile hakareti birbirine karıştırıyoruz.
Bir insanın fikrini eleştirmek mümkündür.
Ama kişiliğine saldırmak başka bir şeydir.
Bir yöneticinin kararını yanlış bulabilirsiniz.
Fakat ailesine, geçmişine veya özel hayatına saldırmak eleştiri değildir.
Bir gazetecinin yazısını beğenmeyebilirsiniz.
Fakat onu aşağılamak fikir özgürlüğü değildir.
Bir siyasetçinin düşüncesine karşı çıkabilirsiniz.
Ama ona insanlığını kaybettirecek sözler söylemek sizi haklı çıkarmaz.
Çünkü haklı olmak, istediğiniz her şeyi söyleme hakkı vermez.
İnsan bazen haklı olduğu halde haksız duruma düşebilir.
Çünkü kullandığı yöntem yanlıştır.
Üslubu yanlıştır.
Zamanlaması yanlıştır.
Niyeti yanlıştır.
İşte haddini bilmek, haklılığın bile bir sınırı olduğunu bilmektir.
BAZEN SUSMAK, KONUŞMAKTAN DAHA BÜYÜK BİR ERDEMDİR
Her bildiğimizi söylemek zorunda değiliz.
Her gördüğümüzü anlatmak zorunda değiliz.
Her duyduğumuzu paylaşmak zorunda değiliz.
Her tartışmaya girmek zorunda değiliz.
Her haksızlığa aynı yöntemle karşılık vermek zorunda değiliz.
Bazen susmak korkaklık değildir.
Bazen susmak, karşındaki insanı küçümsememektir.
Bazen susmak, tartışmayı büyütmemektir.
Bazen susmak, kendi öfkemize hâkim olmaktır.
Çünkü insanın gerçek gücü, istediğini söyleyebilmesinde değil; söyleyebileceği halde söylememeyi seçebilmesindedir.
Dilin önüne aklı koyabilmek…
Öfkenin önüne vicdanı koyabilmek…
İntikamın önüne insanlığı koyabilmek…
İşte gerçek olgunluk budur.
ÇOCUKLARIMIZA NE ÖĞRETİYORUZ?
Bir toplumun geleceğini anlamak istiyorsanız çocuklarına ne öğrettiğine bakın.
Çocuğumuza “Sen herkesten üstün ol” mu diyoruz?
Yoksa “İyi bir insan ol” mu?
“Kimse seni ezmesin” derken “Sen de kimseyi ezme” demeyi unutuyor muyuz?
“Başarılı ol” diyoruz.
Peki “başarırken başkasının hakkına girme” diyor muyuz?
“Güçlü ol” diyoruz.
Peki “gücünü zayıfı ezmek için kullanma” diyor muyuz?
Çocuklarımıza sadece kazanmayı öğretirsek, kaybetmeyi bilmeyen insanlar yetiştiririz.
Sadece konuşmayı öğretirsek, dinlemeyi bilmeyen insanlar yetiştiririz.
Sadece haklarını öğretirsek, sorumluluklarını unutan insanlar yetiştiririz.
Oysa çocuklarımıza bir de haddini bilmeyi öğretmeliyiz.
Haddini bilmek, kendini değersiz görmek değildir.
Tam tersine…
Kendinin değerini bildiğin kadar başkasının değerini de bilmektir.
DERNEKLERDE, KURUMLARDA, İŞ YERLERİNDE HADDİ BİLMEK
Birlikte iş yaptığımız her yerde buna ihtiyacımız var.
Derneklerde…
Vakıflarda…
Kamu kurumlarında…
Özel sektörde…
Sivil toplum kuruluşlarında…
Siyasette…
Mahallede…
Apartmanda…
Kısacası insanların bir arada olduğu her yerde.
Bir görev verilmiş olabilir.
Bu görev, başkalarının üzerinde sınırsız yetki anlamına gelmez.
Bir yönetici olabilirsiniz.
Ama çalışanınızın onurunu kırma hakkınız yoktur.
Bir dernek başkanı olabilirsiniz.
Ama üyelerinizi küçümseme hakkınız yoktur.
Bir çalışan olabilirsiniz.
Ama kurumun ortak düzenini hiçe sayma hakkınız yoktur.
Bir vatandaş olabilirsiniz.
Ama başka vatandaşların hakkını yok sayma hakkınız yoktur.
Demokrasi biraz da burada başlar.
Benim hakkım kadar senin hakkının da olduğunu kabul ettiğim yerde.
EN TEHLİKELİ HADSİZLİK: KENDİNİ HAKLI SANMAK
İnsanın kendisini her durumda haklı görmesi kadar tehlikeli bir şey yoktur.
Çünkü kendisini sorgulamayan insan, zamanla kendi yanlışlarının farkına varamaz.
Her tartışmada karşı taraf suçludur.
Her başarısızlıkta başkaları sorumludur.
Her problemde başkaları hatalıdır.
Kendisi ise hep mağdurdur.
Böyle bir insan zamanla kendisine ayna tutamaz.
Oysa insanın hayatında ara sıra durup kendisine şu soruları sorması gerekir:
Ben nerede hata yaptım?
Ben kimi kırdım?
Ben kimin hakkını ihlal ettim?
Ben bilmeden kimi yargıladım?
Ben hangi konuda haddimi aştım?
Bu sorular insanı küçültmez.
Tam tersine büyütür.
Çünkü insanın en büyük cesareti, başkasına “Sen yanlış yaptın” demesi değil;
“Ben yanlış yaptım” diyebilmesidir.
HADDİNİ BİLMEK, KENDİNİ BİLMEKTİR
Aslında “had” dediğimiz şey yalnızca sınır değildir.
Had; ölçüdür.
Vicdandır.
Ahlaktır.
Terbiyedir.
Saygıdır.
Sorumluluktur.
İnsanın kendi yerini, kendi gücünü ve kendi sınırını bilmesidir.
Çünkü haddini bilen insan bilir ki;
Her bildiği doğru olmayabilir.
Her düşündüğü söylenmek zorunda değildir.
Her söylediği yapılmak zorunda değildir.
Her kazandığı kendisinin değildir.
Her gücü sonsuza kadar sürmez.
Her makam kalıcı değildir.
Her insan kendisinden aşağı değildir.
Ve en önemlisi:
Dünya sadece onun etrafında dönmüyordur.
BİRAZ DURALIM…
Belki de hepimizin biraz durmaya ihtiyacı var.
Telefonu bir kenara bırakmaya…
Tartışmayı bırakmaya…
Başkalarının hayatını konuşmayı bırakmaya…
Kendi hayatımıza bakmaya…
Kendimize ayna tutmaya…
Çünkü toplumun düzelmesini istiyorsak önce toplumu oluşturan bireylerin kendisine bakması gerekiyor.
Hepimiz “insanlar değişsin” diyoruz.
Ama kaçımız “Ben neyi değiştirmeliyim?” diye soruyor?
Hepimiz “Bu toplumda saygı kalmadı” diyoruz.
Peki biz ne kadar saygılıyız?
“Herkes haddini bilsin” diyoruz.
Peki biz kendi haddimizi ne kadar biliyoruz?
Belki de asıl mesele burada.
Toplumun en büyük problemi, insanların başkalarının haddini çok iyi bilmesi; kendi haddini ise unutmasıdır.
SON SÖZ: KENDİMİZDEN BAŞLAYALIM
Haddini bilmek, geri adım atmak değildir.
Haddini bilmek, ezilmek değildir.
Haddini bilmek, susmak zorunda kalmak değildir.
Haddini bilmek; gerektiğinde konuşurken bile ölçüyü korumaktır.
Gücün varken adaletli olmaktır.
Haklıyken merhametli olmaktır.
Makamdayken mütevazı kalmaktır.
Zenginken paylaşmayı bilmektir.
Bilgiliyken bilmeyeni küçümsememektir.
Eleştirirken hakarete düşmemektir.
Kızgınken vicdanını kaybetmemektir.
Kazandığında şımarmamak, kaybettiğinde insanlığını kaybetmemektir.
Ve belki de en önemlisi, insan olduğumuzu hiçbir makamın, hiçbir paranın, hiçbir ideolojinin, hiçbir unvanın önüne koymamaktır.
Çünkü günün sonunda hepimiz aynı yere varacağız.
Makamlarımız geride kalacak.
Paralarımız geride kalacak.
Unvanlarımız geride kalacak.
Alkışlarımız susacak.
İnsanların bizim hakkımızda söyledikleri bile zamanla unutulacak.
Geride bir tek şey kalacak:
Nasıl bir insan olduğumuz.
Bu yüzden gelin, önce kendimize dönelim.
Başkalarının haddini sorgulamadan önce kendi sınırlarımızı bilelim.
Başkalarının kusurunu büyütmeden önce kendi kusurlarımızı görelim.
Başkalarını yargılamadan önce kendimizi sorgulayalım.
Çünkü insanı büyüten şey, başkasının üzerine basarak yükselmek değildir.
İnsanı büyüten, yükseldiği halde kimseyi küçük görmemektir.
Ve belki de gerçek anlamda “had bilmek” tam olarak budur:
Kendini bilmek, haddini bilmek ve karşındaki insanın da en az senin kadar değerli olduğunu unutmamak.
Toplumun yeniden ihtiyacı olan şey daha fazla ses değil…
Daha fazla öfke değil…
Daha fazla kibir değil…
Daha fazla gösteriş hiç değil.
İhtiyacımız olan şey;
Biraz vicdan, biraz merhamet, biraz saygı ve biraz da had bilmektir.
Çünkü bazen bir toplumu değiştirmek için büyük sözlere gerek yoktur.
İnsanın önce kendisine dönüp:
“Ben nerede durmalıyım?”
diye sorması yeterlidir.
Belki de gerçek değişim, tam orada başlayacaktır.
….