Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
26°C
İstanbul
26°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
26°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
27°C
Cuma Açık
27°C
Cumartesi Açık
28°C

ADMİN

   

Nefes Almanın Kıymeti

8 Eylül 2026 11:10
0
A+
A-

Birsen Eker

Sabah uyandığınızda pencerenizi açıp dışarı baktığınızda ilk neyi fark edersiniz? Gökyüzünün rengini, ağaçların hareketini, kuşların sesini veya havanın serinliğini… Belki de hiçbirini düşünmeden güne başlarsınız. Çünkü insan, her gün karşılaştığı güzelliklerin değerini zamanla sıradanlaştırabiliyor.

Oysa doğa bize her gün sessizce birçok şey sunuyor.

Bir ağacın gölgesi, toprağın kokusu, yağmurdan sonra ortaya çıkan o kendine özgü koku, denizin sesi, kuşların sabah telaşı ve güneşin yüzümüze değen sıcaklığı hayatın küçük ama değerli ayrıntılarıdır.

7 Eylül, Uluslararası Temiz Hava Günü olarak bize yaşadığımız çevreyi yeniden düşünme fırsatı veriyor. Temiz hava yalnızca çevre sorunları arasında yer alan bir başlık değildir. Sağlığımızı, yaşam kalitemizi ve gelecek kuşakların hayatını doğrudan ilgilendirir.

Geçmişe baktığımızda insanın doğayla ilişkisinin bugünkünden çok daha farklı olduğunu görüyoruz. İnsanlar toprağın dilini daha iyi biliyordu. Hangi mevsimde ne ekileceğini, hangi bitkinin ne zaman yetişeceğini ve doğadaki değişimlerin hayatlarını nasıl etkileyeceğini gözlemliyorlardı.

Bu noktada ata tohumu bize çok önemli bir mirası hatırlatıyor.

Atalarımızın yıllar boyunca kendi topraklarında yetiştirdiği, iklim şartlarına ve bölgenin özelliklerine göre seçip sakladığı tohumlar yalnızca birer tarım ürünü değildir. Onlar aynı zamanda geçmişten geleceğe taşınan bir kültürün parçasıdır.

Bir çiftçinin yıllar önce ayırdığı tohumu bir sonraki yıl yeniden kullanması, aslında toprağın hafızasını korumasıdır. O tohumun içinde yalnızca bir bitkinin geleceği değil, geçmiş kuşakların emeği ve deneyimi de vardır.

Bugün ata tohumundan söz ederken yalnızca tarımsal üretimi konuşmamalıyız. Yerel çeşitliliği, toprağın korunmasını, üreticinin bilgisini ve gelecek nesillere bırakacağımız mirası da düşünmeliyiz.

Bir domatesin, biberin veya buğdayın soframıza gelene kadar geçirdiği yolculuğu hiç düşündünüz mü?

Tohum toprağa düşüyor. Toprak onu besliyor. Güneş büyümesine yardım ediyor. Yağmur su sağlıyor. Çiftçinin emeği bütün bu süreci tamamlıyor. Sonunda soframıza gelen ürünün arkasında doğanın ve insanın birlikte yürüttüğü uzun bir emek bulunuyor.

Bu nedenle toprağa yalnızca üzerinde bina yükselen bir alan olarak bakamayız.

Toprak, hayatın başlangıç noktalarından biridir.

Geçmişte insanlar bunu daha yakından biliyordu. Günümüzde ise şehirleşmenin hızlanmasıyla toprağın değerini çoğu zaman unutuyoruz. Betonun altında kalan toprak, bize gelecekte hangi sorunlarla karşılaşabileceğimizi de gösteriyor.

Şehirler büyüdükçe doğaya olan ihtiyacımız azalmıyor. Tam tersine artıyor.

Bir hafta sonu şehirden uzaklaşıp ormana gittiğimizde bunu daha iyi anlıyoruz. Çadırımızı kuruyoruz. Ateşimizi yakıyoruz. Sabah kuş sesleriyle uyanıyoruz. Geceleri gökyüzündeki yıldızlara bakıyoruz.

Kamp yapmak, doğayla aramızdaki mesafeyi azaltan en güzel deneyimlerden biridir.

Bir kamp alanında telefonun çekmediği birkaç saat bile insana farklı bir zaman duygusu verebilir. Sabah çadırın kapısını açtığınızda karşınıza çıkan ağaçlar, gece duyduğunuz rüzgâr ve toprağın kokusu günlük hayatın telaşından uzaklaşmanızı sağlar.

Çocuklar için de kampın ayrı bir anlamı vardır. Bir çocuğun toprağa basması, çadır kurmayı öğrenmesi, ateşin nasıl yakıldığını gözlemlemesi ve gökyüzündeki yıldızları şehir ışıkları olmadan görmesi unutulmayacak deneyimlerdir.

Doğayı kitaplardan anlatmak elbette önemlidir. Ancak bazen bir ağacın gövdesine dokunmak, bir çiçeğin kokusunu duymak veya yağmurdan sonra toprağın değişen kokusunu fark etmek çok daha etkili bir öğrenme biçimidir.

Belki de bu yüzden doğayı korumak için önce onunla bağ kurmamız gerekiyor.

Çocuk doğayı tanırsa onu daha kolay sever. Sevdiği şeyi korumak ister. Koruduğu şeyin değerini de zaman içinde daha iyi anlar.

Bugün büyük şehirlerde yaşayan birçok insan, doğanın güzelliklerine ulaşmak için kilometrelerce yol gidiyor. Orman yürüyüşleri, kamp alanları, köy ziyaretleri ve sahil gezileri artık hafta sonu planlarının önemli bir parçası hâline geliyor.

Bunun bize söylediği şey çok açık.

İnsan betonun içinde yaşayabilir ama doğadan tamamen koparak sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürdüremez.

Bir ormanda yürürken ağaçların yalnızca görüntüsünü görmeyiz. Kuşların sesini duyarız. Toprağın kokusunu hissederiz. Rüzgârın yapraklar arasındaki hareketini izleriz. Mevsimlerin nasıl değiştiğini daha yakından fark ederiz.

Doğanın güzelliği tam da burada saklıdır.

Bize hiçbir şey istemeden kendisini gösterir.

Bazen deniz kıyısında dalgaları izlemek yeterlidir. Bazen yağmurdan sonra açan güneşi görmek insanın bütün gününü değiştirir. Bazen bir tarlanın ortasında uzanan yeşil görüntü, şehirde göremediğimiz bir huzuru bize hatırlatır.

Fakat bütün bu güzelliklerin devam edeceğini düşünmek büyük bir yanılgı olur.

Doğanın kaynakları sınırsız değildir.

Havayı kirletirsek bunun sonucunu görürüz. Suyu kirletirsek temiz suya ulaşmak zorlaşır. Toprağı yanlış kullanırsak verim azalır. Ormanları yok edersek yalnızca ağaçları kaybetmeyiz. Birçok canlının yaşam alanını da ortadan kaldırırız.

Bu nedenle çevre konusunda yalnızca bireyleri sorumlu tutmak yeterli değildir. Şehirlerin nasıl planlandığı, sanayinin nasıl denetlendiği, tarım politikalarının nasıl oluşturulduğu ve doğal alanların nasıl korunduğu da önemlidir.

Birey olarak bizim yapabileceğimiz şeyler de vardır. Gereksiz araç kullanımını azaltabiliriz. Toplu taşımayı tercih edebiliriz. Suyu ve enerjiyi bilinçli kullanabiliriz. Ağaçları koruyabiliriz. Atıklarımızı doğru şekilde ayırabiliriz. Yerel üreticiyi destekleyebilir ve toprağın değerini bilen üretim biçimlerine sahip çıkabiliriz.

Bunlar küçük adımlar gibi görünebilir. Ancak büyük değişimler çoğu zaman insanların günlük hayatındaki alışkanlıklarla başlar.

Bir ata tohumunu saklayan çiftçi ile şehirde bir ağaç diken insan arasında görünmeyen bir bağ vardır. İkisi de geleceğe bir şey bırakmaktadır.

Biri toprağın hafızasını korur.

Diğeri yaşanabilir bir çevrenin izini bırakır.

Kamp yapan bir aile de çocuklarına yalnızca güzel bir hafta sonu yaşatmaz. Onlara doğayı tanıma fırsatı verir.

Belki yıllar sonra o çocuk bir ağacın kesilmesine karşı çıkarken çocukluğunda gördüğü ormanı hatırlayacaktır. Belki bir gün kendi bahçesine bir tohum ekecektir. Belki de yaşadığı şehrin daha fazla yeşil alana ihtiyacı olduğunu savunacaktır.

İşte çevre bilinci böyle oluşur.

Sadece konuşarak değil, yaşayarak ve görerek.

Bugün sizden büyük bir değişim beklemiyorum. Sadece yaşadığınız yere biraz daha dikkatli bakmanızı istiyorum.

Pencerenizi açın.

Gökyüzüne bakın. Yakınınızdaki ağacı fark edin. Bir kuşun sesini dinleyin. Eğer fırsatınız varsa bir gün şehrin dışına çıkın. Bir ormanda yürüyün, deniz kıyısında oturun veya bir kamp alanında gece gökyüzünü izleyin.

Toprağa dokunun.

Bir tohumun nasıl büyük bir ağaca veya soframıza gelen bir ürüne dönüştüğünü düşünün.

Sonra kendinize şu soruyu sorun:

“Bugün bize emanet edilen doğayı yarın nasıl teslim edeceğiz?”

Bu sorunun cevabı yalnızca yöneticilerin, bilim insanlarının veya çevre kuruluşlarının sorumluluğunda değildir. Hepimizin hayatında bir karşılığı vardır.

Dün dedelerimiz ve ninelerimiz tohum sakladı. Toprağı işledi. Ağaç dikti. Biz onların bıraktığı mirasın üzerinde yaşıyoruz.

Şimdi sıra bizde.

Gelecek kuşaklara yalnızca binalar, yollar ve teknoloji bırakmayalım. Onlara temiz gökyüzü, verimli toprak, yeşil ormanlar, temiz sular ve doğayla bağ kurabilecekleri bir dünya da bırakalım.

Çünkü gerçek zenginlik yalnızca sahip olduğumuz şeylerin çokluğu değildir. Sahip olduğumuz güzellikleri koruyabilmek de büyük bir zenginliktir.

Bir tohumun toprağa bırakılması, bir fidanın dikilmesi, bir ormanda yapılan yürüyüş veya bir kamp gecesinde gökyüzüne bakılması bize aynı gerçeği hatırlatır:

İnsan doğanın sahibi değil, onun bir parçasıdır.

Bunu ne kadar erken hatırlarsak, geleceğe o kadar güzel bir dünya bırakabiliriz.

Yazarın Diğer Yazıları
7 Mart 2026 15:55
27 Aralık 2021 10:16
27 Nisan 2023 22:34
10 Şubat 2026 22:53
18 Eylül 2024 14:15
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.