Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
21°C
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Perşembe Hafif Yağmurlu
20°C
Cuma Hafif Yağmurlu
19°C
Cumartesi Az Bulutlu
20°C
Pazar Parçalı Bulutlu
20°C

DUVAR 

DUVAR 
1 Ekim 2026 02:17
3
A+
A-

UMUT MERİÇ BERBEROĞLU

…

        Eylülün sonlarına doğru İstanbul’un sırtlarında, camı açık bırakmanın artık bir cesaret değil, hafif bir serinlik cezası olduğu o saatlerdi. Masanın üzerindeki abajurun sarı ışığı, tez taslağının üzerine yığılmış fotokopilerin üzerinde uzun gölgeler bırakıyordu. Odanın içinde sadece bilgisayar fanının mırıltısı ve dışarıdan çok uzaktan gelen bir sokak köpeğinin havlaması vardı. 

       Kerem, ekranın sağ köşesindeki o küçük yeşil ışığa baktı. Saat gece yarısını çoktan devirmişti. Bir insanın “dünyadan el ayak çektim” deyip de her çeyrek saatte bir dijital bir vitrinde çevrimiçi piksellerle parlaması ne tuhaf bir çelişkiydi. Kendi sınav günlerini hatırladı; zihni formüllerle, paragraf analizleriyle dolup taşarken bile o ekrandan düşen bir bildirime omuz silkmeyip ses vermeyi bilmişti. Demek ki mesele zaman darlığı değildi; mesele, harcın kimin için karıldığıydı. Oysa Leyla ile aralarındaki mesafe son birkaç haftadır tuhaf bir tuğla örme yarışına dönmüştü. Leyla, cümleleri ortasında bırakan, soruları cevapsız kovan, her şeyi bir “zamansızlık” parantezine hapseden bir kadındı. Kerem o duvarı ilk hissettiğinde, belki bir kapı aralar, belki tahtaya birkaç çivi çakar diye beklemişti. Nafile. Bazı insanlar ev inşa etmez, sadece etraflarına ördükleri sığınakların içinde sessizliği büyütürler. Telefon masanın üstünde, yüzüstü duruyordu. İçinde akşamüstü atılmış o son, pürüzsüz cümlenin yankısı vardı. Ne bir şikayet, ne bir sitem, ne de “neden böyle?” diyen ucuz bir ısrar. Sadece o minik, zarif, kapının arkasından çekilen bir adım. Kerem derin bir nefes aldı. Duvara laf anlatmanın beyhudeliğini idrak ettiği o an, içindeki bütün o lüzumsuz ağırlığın çekildiğini hissetti. Kalemi eline çekti. Beyaz kağıt, o zamana kadar kimseye söyleyemediklerini kusmak için sabırsızlanıyordu. Kendi kendine gülümsedi. O, “dünyadan el ayak çektim” kılıfıyla etrafına ördüğü o soğuk tuğlalardan ibaretti; Kerem ise o duvarın yankısını silip süpürecek cümlenin ta kendisi olacaktı. 

        Ekranın ışığı söndü. Oda sessizliğe teslim oldu, ama daktilonun tuşlarına basmasa da zihninde kağıdı hırpalayan o ilk cümle çoktan dökülmüştü: “İnsan, bazı ömürlerin betonarme olduğunu çok geç fark eder…” Leyla, o günlerde kendini bir inşaat işçisi gibi hissediyordu. Her sabah uyanıyor, eline görünmez bir mala alıyor, etrafına sessizce tuğlalar örmeye başlıyordu. Kimse görmüyordu bu işi. Kimse, o tuğlaların ardında neyin saklandığını bilmiyordu. Belki de kimse bilmek istemiyordu. Bazen, tuğlaların arasından bir ses geliyordu. Kerem’in sesi. “Neden?” diye soran, “Ne oldu?” diye sormaya çalışan, “Ben buradayım” diyen bir ses. Ama Leyla, o sesi duymazdan geliyordu. Çünkü duymak, tuğlaları yıkmak demekti. Ve o, tuğlaları yıkmak istemiyordu. Çünkü tuğlalar, güvenlikti. 

        Tuğlalar, korunaklıydı. Tuğlalar, “ben buradayım ama aslında yokum” demenin en güvenli yoluydu. Kerem, bir gün Leyla’yı bir kalabalıkta gördü. Leyla, beyaz bir elbise içinde, elinde bir kadeh, etrafında kahkahalar atan bir kalabalıkla çevriliydi. Kerem, uzaktan izledi. Leyla’nın gözleri, kalabalığın içinde kaybolmuştu. Kerem’e bakmadı. Belki de görmedi. Ya da belki de görmek istemedi. Kerem, o an anladı. Leyla’nın “dünyadan el ayak çektim”i, sadece bir kılıftı. Gerçekte el ayak çekme, kalabalıkların içinde, kahkahaların arasında, kadehlerin şıngırtısında saklanıyordu. Leyla, etrafına ördüğü tuğlaların ardında, kendini saklıyordu. Ama kimden? Kendinden mi? Yoksa Kerem’den mi? 

       Kerem, o gün, Leyla’ya yaklaşmadı. Sadece izledi. Ve izledikçe, tuğlaların sayısının arttığını gördü. Her kahkaha, bir tuğlaydı. Her kadeh, bir tuğlaydı. Her “merhaba”, bir tuğlaydı. Bir gün, Kerem, Leyla’ya bir mektup yazdı. Mektup, uzun değildi. Sadece birkaç cümle vardı: “Bazı insanlar, etraflarına tuğlalar örer. Bazı insanlar, o tuğlaların ardında saklanır. Ama en acısı, o tuğlaların ardında saklanan kişinin, aslında kimden saklandığını bilmemesidir.” Mektubu göndermedi. Sadece yazdı. Ve yazdıkça, içindeki ağırlığın azaldığını hissetti. Çünkü Kerem, artık biliyordu.

        Leyla’nın tuğlaları, Kerem’den değil, Leyla’dan saklanıyordu. Ve Kerem, o tuğlaları yıkmak istemiyordu. Çünkü biliyordu ki, tuğlaları yıkmak, Leyla’yı yıkmak demekti. Leyla, o gece, evinde, tek başına oturuyordu. Elinde, Kerem’in yazdığı mektup vardı. Mektubu okumamıştı. Sadece elinde tutuyordu. Ve tuttukça, tuğlaların ağırlığını hissediyordu. Bir an, mektubu açmak istedi. Ama açmadı. Çünkü biliyordu ki, mektubu açmak, tuğlaları yıkmak demekti. Ve o, tuğlaları yıkmak istemiyordu. Çünkü tuğlalar, güvenlikti. Tuğlalar, korunaklıydı. Tuğlalar, “ben buradayım ama aslında yokum” demenin en güvenli yoluydu. Ama o gece, Leyla, ilk defa, tuğlaların ardında saklanmanın ne kadar yalnız olduğunu hissetti. Ve o an, ilk defa, tuğlaların ardında saklanmanın ne kadar acı olduğunu anladı. Kerem, o günden sonra, Leyla’ya bir daha yazmadı. Sadece bekledi. Bekledi ki, bir gün, Leyla, tuğlaların ardından çıkıp, kendi sesini bulsun. Kendi sesini bulduğunda, belki de Kerem’in sesini duyacaktı. Ve belki de o gün, Leyla, Kerem’e bir mektup yazacaktı. Mektup, uzun olmayacaktı. Sadece birkaç cümle olacaktı: “Bazı insanlar, etraflarına tuğlalar örer. Bazı insanlar, o tuğlaların ardında saklanır. Ama en acısı, o tuğlaların ardında saklanan kişinin, aslında kimden saklandığını bilmemesidir. Ben, artık biliyorum.”

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.