Kıskançlık, insanın iç dünyasında sessizce büyüyen bir gölge gibidir. Çoğu zaman adını koyamadığımız, bir bakışın gecikmesinde veya başkasının sevincine eşlik edemeyişimizde beliren sinsi bir sızıdır. Bu duygu yalnızca başkasında olana göz dikmek değil, aslında kendimizde eksik bıraktığımız şeye duyduğumuz derin ve utangaç bir özlemdir.
Kıskançlık, insanın kendi içindeki karanlık odaya kilitlediği, anahtarını ise başkasının avucunda sandığı tuhaf bir histir. Ötekinin parıltısı, bizim loş köşelerimizi daha görünür kıldığı an içeri sızar. Aslında kıskançlık, karşıdakine duyulan hayranlığın yönünü şaşırmış ve hırsa bulanmış halidir. İnsan, sahip olamadığı her güzelliği bir tehdit olarak algılamaya başladığında, ruhunun kapılarını o ‘canavara’ da açmış olur.
Bu duygu, yıkıcı bir karşılaştırmadan beslenir. Kendi yolumuzun taşlarını saymayı bırakıp başkasının yoluna bakmaya başladığımız anda doğar. “Neden o?” sorusu, masum bir merak gibi görünse de kısa sürede içten içe kemiren bir sorguya dönüşür. Kıskançlık mantıkla değil, saf hislerle konuştuğu için bu sorunun çoğu zaman tatmin edici bir cevabı da yoktur.
Toplumda sıkça duyduğumuz “Kıskanıyorsa seviyordur.” cümlesi, büyük bir yanılsamadır. Sevgi çoğaltır ve özgürleştirirken, kıskançlık daraltır ve kısıtlar. Birini kaybetme korkusuyla başlayan bu hal, zamanla kontrol etme arzusuna dönüşür ve nihayetinde sevgiyi kendi elleriyle boğar.
İlginçtir ki, insan en çok kendine benzeyeni ve dokunabilecek kadar yakınında olanı kıskanır. Erişilemez olan değil, “ben de olabilirdim” ihtimalini hatırlatan yakınlık bizi rahatsız eder. Başkasını küçülterek kendi eksikliğimizi görünmez kılmaya çalışmak, bu ihtimalin ağırlığına katlanamayan ruhun beyhude bir savunma mekanizmasıdır.
Oysa kıskançlığı bir düşman değil, bir işaret fişeği olarak okumak mümkündür. Kimi kıskanıyorsak, orada kendimizle ilgili bir iz vardır: Olmak isteyip olamadığımız, cesaret edemediğimiz veya yarım bıraktığımız bir parçamız… Bu duygu doğru analiz edildiğinde, insanı kendi eksiklerini kabullenmeye ve özgün yoluna dönmeye çağırır.
Kıskançlık, başkasının mumunu söndürerek kendi karanlığını aydınlatmaya çalışmaktır. Ama sönen her ışık dünyayı biraz daha karartır ve o koyu karanlıkta en çok biz kayboluruz.
Başkasının bahçesindeki çiçeklerin kırmızısı, bizim toprağımızın verimsiz olduğu anlamına gelmez. Sadece o toprağın başka bir mevsime, farklı bir tohuma ve sabırlı bir emeğe ihtiyacı vardır. Gerçek olgunluk, başkasının mutluluğuna bakıp içtenlikle “Benim yolum da buradan geçiyor” diyebilmektir.
Kendi rengini bulan ve o rengin eşsizliğine inanan insan, başkasının gökkuşağına hasretle değil, selamla bakar. İçimizdeki o canavarı uyutmanın tek yolu, kendi hikayemizin biricikliğine güvenmektir. İnsan, ancak kendi içsel boşluklarını sevgiyle doldurduğunda, bir başkasının sevincine ortak olacak kadar genişleyebilir.
Ayşe Can