
Aşk ve yalnızlık, insanoğlunun en eski ikilemi, kalbin bir yanı güneşi çağırırken öteki yarısının gölgeye yaslanma ısrarıdır. Belki de bu yüzden aşkın en parlak anlarında bile içimizde titreyen küçük bir yapayalnızlık çanı çalar. Bir sevgilinin dokunuşu, bir bakışta eriyen mesafeler ya da aynı yastığa bırakılan iki soluk bile insanı bütünüyle doldurmaz. Her kalpte kendine ait bir boşluk, başkasıyla tamamlanamayacak bir çatlak vardır. İşte o çatlak, aşkı da yalnızlığı da anlamlı kılar.
Yalnızlık çoğu zaman bir eksiklik gibi anlatılır. Kalabalıktan geri çekilmiş bir beden, seslerin arasından soyutlanmış bir ruh, kimsenin bakmadığı bir pencere kenarı… Oysa ben yalnızlığı böyle görmedim hiçbir zaman. Yalnızlık, insanın kendi iç odalarına açılan bir kapıdır; kapının aralanması için çoğu zaman sevilen birinin adımlarını işitmek gerekir. Çünkü aşk, içimizde sakladığımız karanlık köşeleri fark ettirir. Aşkın şefkati, o köşelere ışık düşürürken, aynı zamanda insanın ne kadar kırılgan olduğunu da hatırlatır.
Aşka yakalanmak, bazen bir kentin sisine karışmak gibidir. Yollar tanıdık olsa bile, sisin içinden görünüşleri değişir. İnsan her şeyi yeniden okumak, yeniden koklamak, yeniden duymak zorunda kalır. Sevdiğin birinin sesini ilk duyduğunda, dünyaya bir filtre eklenir sanki. Fakat aynı filtre, yokluğunda berrak bir boşluk yaratır. İşte o boşluk, yalnızlığın en keskin hâlidir. Birinin varlığıyla genişleyen dünya, yokluğu ile daralıp insanın omzunda ağırlık olur. Aşk insana yeryüzünü armağan eder; yalnızlık ise o armağanın ne kadar kıymetli olduğunu.
Ne tuhaftır ki insan en çok sevdiğinin yanında bile ara ara kendi içine çekilir. Bir an gelir, karşındaki insanın gözleri seni ne kadar tanıyor gibi görünse de sen o bakıştan biraz geri adım atarsın. İçinde sakladığın, kelimelere dökemediğin, belki de kendine bile açıklayamadığın bir yalnızlık kabarır. O an, aşkın bir yüzü ışıltılıysa diğer yüzü de karanlıktır. Aşk, insanın böylesine ikiye bölünebileceğini hissettiren ender duygulardandır. Hem dünyaya kök salar hem de insanı kendi içine çeker.
Yalnızlığın en güzel yanı, insanın kendi sesini duymasına izin vermesidir. Bir kitabı okurken, bir sokaktan geçerken, bir otobüs camından dışarı bakarken, kalbin içinde sürüp giden sessiz bir konuşma vardır. Bu konuşma, çoğu zaman aşkın gürültüsü içinde duyulmaz. Aşk coşkuludur, acelecidir, kendini hemen belli etmek ister. Yalnızlık ise sabırlıdır, kenarda oturur, gerekirse yıllarca bekler. Ne zaman ki bir aşk kırılır, ya da bir sevgi yavaşça söner, yalnızlık geri gelerek insanın elinden tutar. Belki de bu yüzden, yalnızlığı reddetmek yerine dinlemeyi öğrenmek gerekir.
Aşk ve yalnızlık birbirine düşman değildir. Aslında biri olmadan diğerinin anlamı eksik kalır. Birini sevebilmek için önce kendi yalnızlığını tanımak, onunla barışmak gerekir. İçinde tek başına durmayı bilmeyenin başkasına yaslanması da dengesiz olur. Kendi ayaklarının üzerinde durabilmek, kalbinin karanlık odalarında üşümeden dolaşabilmek, bir başkasını sevmenin ön koşuludur. Çünkü aşk, iki insanın birbirine tutunması değil, iki insanın yan yana özgürce yürüyebilmesidir.
Belki de aşkı özel yapan, insanın kendi yalnızlığını bir süreliğine aşabilme umududur. Sevilen birinin omzuna başını bıraktığında, kalbindeki o eski sızı hafifler. Tek başına taşıdığın yük, paylaşıldığında küçülür. Ama hiçbir yük tamamen yok olmaz; her insan kendi dağını sırtında taşımayı sürdürür. Birinin seni sevmesi, dağlarını ortadan kaldırmaz, sadece yollarını birlikte aşılabilir kılar. Bu yüzden aşk, yalnızlığı sonlandırmaz, onu daha anlamlı bir hâle getirir.
Kimi zaman da aşk biter, gölgesi duvardan çekilir, sesin yankısı azalır. Geriye insanın kendi nefesi kalır. İlk başta bu nefes yabancı gibi gelir. Sanki başka birine aitmiş gibi. Ancak zaman geçtikçe o nefes yeniden tanıdık olur. İnsan, yalnızlığını bir giysi gibi tekrar giyer, bir anı gibi üzerine oturur. İlk başta üşütür, sonra ısıtır. Aşkın bıraktığı boşluk, yalnızlığın kucağında yavaşça kapanır.
Hikâye hep aynı yere çıkar. Aşk bizi hayata yaklaştırır, yalnızlık ise kendimize. İkisi birlikte yürüdüğünde insan yolunu bulur. Biri eksildiğinde diğeri tamamlayıcı olur. Bu yüzden aşkın içinde yalnızlıktan, yalnızlığın içinde aşktan izler taşırız. İkisi birbirine karışır, birbirini büyütür. Ve biz, kalbimizin iki yarısıyla bir bütün hâlinde devam ederiz. Hem kalabalığa hem sessizliğe ihtiyaç duyarak…
İnsan olmanın belki de en güzel tarafı budur. Bir başka insana gönlünü açacak kadar cesur, kendi içine dönecek kadar derin olabilmek… Aşk ve yalnızlık bu iki cesaretin iki yüzüdür. Hayat ise ikisinin arasındaki o ince çizgide yürür.
Ayşe Can
Instagram: @biraz_ayse (Ayşe Can)
Twitter: @enacayibindenn (Ayşe Can)
Facebook: Ayşe Can