Zaman, avuçlarımızın arasından usulca akıp giderken geride silinmesi mümkün olmayan izler bırakır. Ne kadar sıkı tutmaya çalışsak da parmaklarımızın arasından süzülen bu akış, bize hem kaybı hem de sürekliliği aynı anda hatırlatır. Bu izlerin en görünür en hissedilir olanı, tabiatın, o muazzam gardırobunu her üç ayda bir değiştirmesidir. Mevsimler, sadece takvim yapraklarının sessizce düşüşü değil, insan ruhunun kendi içine yaptığı uzun, derin ve çoğu zaman kaçınılmaz olan yolculuğun duraklarıdır.
İlkbahar, toprağın uyanışı ile insanın içindeki umutları da yeniden filizlendirir. Kışın sert ayazında donan hayaller, bir erik çiçeğinin beyazında, bir badem dalının titrek pembe tonlarında yeniden can bulur. Eşyanın ve canlının kendini yeniden tanımlama çabasıdır ilkbahar. Tohum çatlar, toprak nefes alır, insan içindeki cesareti hatırlar. Her açan çiçek, bir “merhaba”dır aslında. Hayata, güneşe ve bitmeyecekmiş gibi duran o taze, coşkulu heyecana söylenmiş samimi bir selamdır.
Yaz, altın sarısı bir sıcaklığın altına gizlenmiş derin bir dinginliktir. Zamanın ağırlaştığı, gölgelerin uzadığı, denizin kıyıya en şefkatli dokunuşlarını bıraktığı bir olgunluk çağıdır. İnsan, yazın içinde kendini daha cesur daha canlı hisseder. Fakat güneşin gökyüzünde en tepede olduğu o anlarda bile, içten içe biliriz ki her doruk noktası aynı zamanda bir vedanın başlangıcıdır. Günlerin uzaması, gecelerin kısalması bize faniliğimizi fısıldar.
Derken Sonbahar gelir. O vakur, ağırbaşlı ve hüzünlü şair… Sararan yapraklar, bize vazgeçmenin de bir asaleti olduğunu anlatır. Ağaçlar soyunurken aslında fazlalıklarından kurtulmaktadır. İnsan da bu mevsimde kendi içine döner, rüzgârın sesiyle geçmişin muhasebesini tutar. Sonbahar, kayıplarla barışmayı, gidenin ardından “hoşça kal” demeyi, hatıraları incitmeden taşımayı öğretir.
Ve nihayet Kış, beyaz bir sükûtun örtüsünü serer yeryüzüne. Toprak derin bir uykuya dalar, gökyüzü sessizleşir. Kış, çoğu zaman bir bitiş gibi algılansa da aslında yeni bir başlangıç için gereken o kutsal sessizliktir. Dışarıdaki fırtına, içimizdeki sığınakları daha kıymetli kılar. Bir fincan çay, sıcacık bir dost sesi anlam kazanır.
Mevsimler, farkında olmasak da bize şunu öğretir: Hiçbir keder kalıcı, değildir. Hiçbir neşe de sonsuza kadar sürmez. Kâinat baş döndürücü bir devridaim içindedir ve her mevsim, kendi içindeki zıtlığıyla tamdır. Bizler de bu döngünün küçük ama anlamlı birer parçası olarak, her kışın ardında bir baharın, her vedanın içinde bir kavuşmanın saklı olduğunu bilerek yürürüz zamanın uzun ve dar koridorlarında.
Ayşe Can