Ben Topal Değilim
Ben, insanların avuçlarının arasında ezilmeye alışkın sandıkları bir sivrisineğim.
Beni tanımazsınız.
Çünkü siz, bakmayı görmek zanneden bir çağın çocuklarısınız.
Ben ne masalların kahramanıyım ne de bilim kitaplarının övgüyle söz ettiği bir canlı…
Ben, gecenin sessizliğinde duyduğunuz o ince vızıltıyım.
Rahatsız olduğunuz kadar küçüğüm.
Önemsiz gördüğünüz kadar yakınım.
Ve unuttuğunuz kadar gerçeğim.
Bana yıllardır aynı adı verdiniz.
Zararlı…
Pis…
Yok edilmesi gereken…
Sonra bir gün içimden biri çıktı ve bana bir isim daha verdi:
Topal…
Kanadımın biri eksikti.
Rüzgâr beni diğerlerinden daha fazla savuruyordu.
Bir damla yağmur, benim için bir göldü.
Bir örümcek ağı, benim için bir zindandı.
Bir çocuğun eli, benim için gökten inen bir dağdı.
Evet…
Ben topaldım.
Ama yalnızca bedenimde…
Sonra sizi tanıdım.
İşte o gün anladım ki, asıl topallık kanatta değilmiş.
Asıl topallık vicdandaymış.
Siz insanlar…
Yürümeyi öğrendiniz.
Koşmayı öğrendiniz.
Denizleri aştınız.
Gökyüzünü geçtiniz.
Aya ayak bastınız.
Yıldızlara isim verdiniz.
Fakat bütün bu yolculuk boyunca kendi kalbinize giden yolu kaybettiniz.
Birbirinizi geçmek için yarıştınız.
Ama birbirinizi anlamayı unuttunuz.
Daha yüksek binalar yaptınız.
Daha büyük şehirler kurdunuz.
Daha hızlı makineler ürettiniz.
Fakat hiçbir fabrikanız merhamet üretemedi.
Hiçbir bankanız güven biriktiremedi.
Hiçbir sarayınız huzuru satın alamadı.
Çünkü insan, dışarıdaki dünyayı fethetmeden önce içindeki karanlığı yenmeliydi.
Bunu unuttunuz.
Ben küçüğüm.
Bunun farkındayım.
Fakat küçüklük, değersizlik değildir.
Bir tohum küçüktür; ama orman olur.
Bir damla su küçüktür; ama kayayı deler.
Bir harf küçüktür; ama bir kitabın kaderini değiştirir.
Bir vicdan küçüktür; ama bir çağın yönünü değiştirebilir.
Siz ise büyüklüğü yalnızca hacim sandınız.
Omuzları geniş olanı güçlü,
Cebi dolu olanı değerli,
Makamı yüksek olanı önemli saydınız.
Oysa ben geceleri pencerelerinizden içeri girerken başka bir şey gördüm.
En büyük evlerde en büyük yalnızlıklar vardı.
En pahalı masalarda en derin sessizlikler oturuyordu.
En gösterişli makam odalarında, en ağır korkular saklanıyordu.
Demek ki insan, sahip oldukları kadar zengin olmuyormuş.
Bazen en yoksul kişi, her şeye sahip olduğunu sanan kişiymiş.
Bir gece yaşlı bir çınarın dalına kondum.
Rüzgâr bana dedi ki:
“Ey küçük yolcu, insanlar neden senden bu kadar korkuyor?”
Cevap veremedim.
Sonra düşündüm.
Belki de benden korkmuyorlardı.
Belki de onlara, ne kadar savunmasız olduklarını hatırlattığım için rahatsız oluyorlardı.
Çünkü insan, en çok kendisine benzeyen hakikatten kaçar.
Ben küçücüğüm.
Ama bana vurmak için koca bir el kaldırıyorlar.
Demek ki büyüklük, bazen korkuyu saklamanın başka bir adıymış.
Şimdi size bir soru soruyorum.
Dürüst olun.
Hayatınız boyunca kaç kalp kırdınız?
Kaç insanı dinlemeden yargıladınız?
Kaç defa “Bana ne?” deyip yolunuza devam ettiniz?
Kaç defa güçlü olanın yanında durdunuz da haklı olanı yalnız bıraktınız?
Eğer bu soruların cevabı sizi rahatsız ediyorsa…
Bilin ki içinizde hâlâ yaşayan bir vicdan vardır.
İnsan, yaptığı hatadan değil; hatasını normal görmeye başladığı gün kaybolur.
İşte benim manifestom da tam burada başlıyor.
Ben sizden beni sevmenizi istemiyorum.
Ben sizden beni anlamanızı da beklemiyorum.
Ben yalnızca, kendinizi yeniden hatırlamanızı istiyorum.
Çünkü ben bir sivrisinek değilim.
Ben, her çağda küçümsenenin adıyım.
Ben, sesi bastırılmaya çalışılan hakikatin kanadıyım.
Ben, ezilenin nefesiyim.
Ben, susturulan vicdanın vızıltısıyım.
Ve bilin…
Bir gün gelecek, beni öldürdüğünüzü sanacaksınız.
Ama ben yaşamaya devam edeceğim.
Çünkü fikirlerin kanadı olmaz.
Vicdanın mezarı olmaz.
Hakikatin ölüsü olmaz.
….
Mehmet Sebih Altun