Kasım Kara
…
Taş plaktan Zeki Müren çalınca,
Tüylerimiz diken diken olurdu bir anda.
O kadife ses bizi bizden alır götürürdü,
Başka diyarların, başka zamanların bağrına…
…
Hele öğle vakti Çukurcuma’da,
Antikacıların o gizemli ve sessiz gölgesinde gezince,
Buram buram mazi kokardı dar sokaklar;
Ruhumuz eskiye, o masum günlere özlem duyunca.
…
Karşıda bir anda o meşhur turşucu belirdi gözüme,
Sahi, turşu limondan mı olurdu, sirkeden mi?
Münir Özkul ile Adile Naşit’in tatlı kavgası,
Eski anılar gibi yeniden canlandı zihnimde.
…
İçimizi ısıtan o eşsiz sahneden sıyrılıp,
Çiçek Pasajı’na doğru yürüdük öylece.
Ruhumuza dokunan o puslu kemanın sesiyle,
Meyhanelerin, neşeli kadeh seslerinin arasında…
…
Sevenler sevdikleriyle yan yana otururdu orada,
Birbirinin gözlerinde kaybolup zamandan taşınca.
Sonra yol aldık sahaf dükkânlarına,
Eski, sararmış kokan kitapların gizemli arasında.
…
Sahafların o derin sessizliği,
Bizi çekip aldı, götürdü köklü geçmişe.
Kim bilir kimlerin elinden geçti bu sayfalar?
Kimler satır aralarında kendi hikâyesini aradı?
…
Kitabın yapraklarını yavaşça açarken,
Unutulmuş bir kuruyan gül yaprağı savruldu öylece…
O küçük gül yaprağı beni benden aldı götürdü bir anda,
Gözlerim doldu, hüzünlendim geçmişe duyduğum derin özlemle.
…
Derken bir köşede gözüm takıldı eski bir sinemaya,
Şimdi terk edilmiş, harap ve yalnız…
Kalbim kırık bir halde bakarken taş duvarlara,
Zihnimde gencecik Tarık Akan’ın “Oh Olsun” filminin afişi canlandı.
Ne neşeli gülüşler, ne içten sevdalar vardı o perdelerde…
…
Ama ne yazık ki kör betonlara yenik düşmüş şimdi o güzelim sanat,
Eski yazlık sinemaların, o büyülü salonların yerinde artık yeller esiyor.
Yüreğim cız ediyor, içim sızlıyor bu kırık dökük manzarada;
Gözlerimde geçmişin ışığı, kalbimde ise maziye duyulan o bitmeyen sevda…