Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
24°C
İstanbul
24°C
Az Bulutlu
Salı Hafif Yağmurlu
20°C
Çarşamba Yağmurlu
18°C
Perşembe Yağmurlu
16°C
Cuma Az Bulutlu
16°C

LABİRENT

LABİRENT
12 Ekim 2026 12:47
12
A+
A-

İstanbul’un sırtlarında, denize bakmayan ama denizin kokusunu taşıyan küçük bir semt vardı. Sabahları fırının bacasından yükselen buğular, apartmanların arasında yavaşça dağılır; simit arabalarının tekerlekleri kaldırımlarda aynı ezberi tekrar eder; mahallenin kedileri, henüz uyanmamış insanlardan önce güneşi sahiplenirdi. Bu semtte herkes birbirini tanır, herkesin hikâyesini bilir, herkesin kapısının önünde bir gün durup bir şey söyleyeceğini tahmin ederdi. Aras da bu semtin çocuklarındandı. Ama o sabah, semtin bütün sesleri onun kafasında bir yere sığmıyordu.

Aras, yirmi üç yaşındaydı. Uzun boylu, ince yapılı, gözleri hep bir yere takılı duran bir gençti. Saçları, her sabah annesinin “Bir taran da gel,” dediği hâlde dağılırdı. Cebinde hep bir kitap, omzunda eski bir çanta, aklında ise adını söyleyemediği bir cümle vardı. O cümle, Sanem’in adıyla başlıyordu. Ama Aras, o cümleyi ne zaman kurmaya çalışsa, dilinde bir düğüm oluşur; kelimeler birbirine karışır; labirentin kapıları birer birer kapanırdı.

Sanem, Aras’ın rüyasına ilk kez bir eylül sabahı girdi. Rüyada, semtin en eski apartmanının merdiven boşluğunda duruyorlardı. Duvarda solmuş bir poster, merdivenlerde eski bir rüzgâr, kapının önünde yalnızca bir kedi vardı. Sanem, elinde bir kitap tutuyordu. Aras ona yaklaşmaya çalıştı; ama her adım attığında merdiven bir kat daha uzuyordu. Sanem, “Neden geliyorsun?” diye sordu. Aras cevap veremedi. Çünkü rüyada bile, ona yaklaşmak için önce kendinden geçmek gerekiyordu.

Aras sabah uyandığında, rüyanın izi hâlâ odasında duruyordu. Perdelerin arasından sızan ışık, masanın üzerindeki kitapların kenarlarını sarıya boyuyordu. Annesi mutfakta çay demliyordu; babası gazetesini katlıyor, “Bu çocuk yine nereye gidiyor?” diye soruyordu. Aras, “Bir yere,” dedi. Annesi, “Bir yere giden, nereye gittiğini bilir,” dedi. Aras, “Ben bilmiyorum,” dedi. Babası gazetesini indirdi; “Bilmemek de bir yoldur,” dedi. Aras, o sabah, bu cümleyi hiç unutmadı.

Okulun bahçesinde, derse girmeden önce çocuklar top oynuyor; birileri pencerenin önünde konuşuyor; birileri de bahçenin köşesinde, hiç konuşmadan kitap okuyordu. Aras, bu kalabalığın içinde Sanem’i gördü. İlk kez değildi. Ama o gün, onu ilk kez gerçekten gördü. Sanem, saçlarını rüzgâra bırakmış, elinde bir defter, yüzünde hafif bir gülümseme duruyordu. Aras, ona yaklaşmak istedi. Ama ayakları, yerdeki taşlara bağlı gibiydi. Sanem yaklaştıkça, Aras uzaklaşıyordu. Sanki aralarında görünmez bir mesafe vardı; o mesafe, ne adımlarla ne de sözlerle aşılabiliyordu.

Aras, o gün okuldan çıktıktan sonra mahalleye döndü. Berber Selim, makasını havada bırakıp “Oğlum, saçın mı uzadı, düşüncen mi?” diye sordu. Aras cevap veremedi. Bakkal İsmail, poşetin içine iki ekmek koyarken “Aşk mı bu?” diye sordu. Aras, “Hayır,” dedi. İsmail, “O zaman neden ekmeği iki gün önce aldın, bugün de alıyorsun?” diye sordu. Aras güldü; ama gülmek, içindeki boşluğu doldurmuyordu. Çünkü bazı insanlar, yanımızda olmadıkları hâlde her şeyimizin ortasında dururlar.

Mahallenin esnafı, Aras’ın bu dalgınlığını çoktan fark etmişti. Berber Selim, makasını havada bırakıp “Oğlum, saçın mı uzadı, düşüncen mi?” diye sorar; Aras cevap veremez. Bakkal İsmail, poşetin içine iki ekmek koyarken “Aşk mı bu?” der; Aras, “Hayır,” der; İsmail, “O zaman neden ekmeği iki gün önce aldın, bugün de alıyorsun?” diye sorar. Aras güler; ama gülmek, içindeki boşluğu doldurmaz. Çünkü bazı insanlar, yanımızda olmadıkları hâlde her şeyimizin ortasında dururlar.

Bir akşam, Aras mahalle kahvesinde oturuyordu. Hüseyin abi, çayını doldururken “Oğlum, senin yüzünde bir şey var,” dedi. Aras, “Ne var?” diye sordu. Hüseyin abi, “Bir şey var ama adı yok,” dedi. Aras, “Adı var,” dedi. Hüseyin abi, “O zaman söyle,” dedi. Aras sustu. Çünkü bazı şeylerin adı, söyleyince kaybolur.

Aras, o gece evine döndü. Kitaplarını açtı. Dostoyevski’nin insanı, Kafka’nın kapıları, Cervantes’in rüzgâr değirmenleri, Sait Faik’in denizi, Ahmet Hamdi’nin İstanbul’u… Hepsi, onun labirentinde bir yol işareti gibiydi. Dostoyevski, “İnsan, kendi içinde kaybolur,” der gibiydi. Kafka, “Kapı senin için açılmıştı,” der gibiydi. Cervantes, “Rüzgâr değirmenleri dev değildir; sen onları dev sanırsın,” der gibiydi. Sait Faik, “Deniz, bazen insanın içindeki sessizliği anlatır,” der gibiydi. Ahmet Hamdi, “Şehir, insanın yalnızlığını büyütür,” der gibiydi.

Aras, bu yazarların sözlerini dinlerken, kendi cümlelerini bulmaya çalıştı. Ama her seferinde, Sanem’in yüzü geldi aklına. O zaman cümleler dağıldı. Kelimeler, birbirine karıştı. Labirent, bir kez daha büyüdü.

Bir gün, Aras Sanem’i sokakta gördü. Kalbi, bir kuş gibi kanat çırpıyordu. Zihninde bin cümle vardı. Ama ağzından tek kelime çıkmadı. Sanem, ona doğru yürüdü. Aras, geri çekildi. Sanem, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Aras, “Bilmiyorum,” dedi. Sanem, “Neden bilmiyorsun?” diye sordu. Aras, “Çünkü sen yaklaştın,” dedi. Sanem, “Yaklaşmak kötü mü?” diye sordu. Aras, “Hayır,” dedi. “Ama ben, sana yaklaşınca, kendimden uzaklaşıyorum.”

Sanem, bir an durdu. Sonra, “Bu, güzel bir cümle,” dedi. Aras, “Ama benim cümlem değil,” dedi. Sanem, “Kimin cümlesi?” diye sordu. Aras, “Labirentin,” dedi. Sanem, “Labirent mi?” diye sordu. Aras, “Benim içimde bir labirent var,” dedi. Sanem, “Çıkışı var mı?” diye sordu. Aras, “Bilmiyorum,” dedi. Sanem, “O zaman birlikte arayalım,” dedi.

Aras, o an, labirentin bir duvarının yıkıldığını hissetti. Ama yıkılan duvarın ardından başka bir duvar vardı. Aras, “Bu labirent bitmiyor,” dedi. Sanem, “Bitmesi gerekmiyor,” dedi. “Bazen yürümek, varmak kadar güzeldir.”

Aras, o gece evine döndü. Kitaplarını kapattı. Dışarıya baktı. Şehir, yine kendi kendine konuşuyordu. Ama bu kez, Aras da konuşuyordu. Kendine, “Belki de labirentin çıkışı, birinin elini tutmaktır,” dedi. Sonra, “Ama ben hâlâ elini tutamıyorum,” dedi. Sonra, “Ama belki de tutmam gerekmiyor,” dedi. Sonra, “Belki de sadece yürümek yeter,” dedi.

Aras, o gece uyudu. Rüyasında, labirentin ortasında duruyordu. Etrafında duvarlar vardı. Ama bu kez, duvarlar konuşuyordu. “Neden bizi yıktın?” diye sordular. Aras, “Çünkü beni hapsettiniz,” dedi. Duvarlar, “Biz senin cümlelerindik,” dediler. Aras, “O zaman beni bırakın,” dedi. Duvarlar, “Sen bizi bırakmadın,” dediler. Aras uyandı.

Sabah oldu. Şehir yine kendi kendine konuşuyordu. Aras, yürüdü. Bu kez, labirentin içinde değil, labirentin dışındaydı. Ama labirent, hâlâ oradaydı. Aras, “Belki de labirent, kaçılacak bir yer değil, yaşanacak bir yerdir,” dedi. Sonra, “Belki de çıkış, varmak değil, anlamaktır,” dedi. Sonra, “Belki de anlamak, başlamak,” dedi.

Aras, o gün, Sanem’i bir kez daha gördü. Bu kez, cümle kurmadı. Sadece baktı. Sanem de baktı. İkisi de sustu. Ama bu sessizlik, önceki sessizliklerden farklıydı. Bu sessizlikte, bir şey vardı. Aras, o şeyin adını bilmiyordu. Ama biliyordu ki, labirentin bir duvarı daha yıkılmıştı.

Aras, o gece evine döndü. Kitaplarını açtı. Bu kez, yazarların sözlerini dinlemedi. Kendi sözlerini dinledi. “Belki de labirent, benim,” dedi. “Belki de çıkış, benim,” dedi. “Belki de anlamak, benim,” dedi. Sonra, “Belki de başlamak, benim,” dedi.

Aras, o gece uyudu. Rüyasında, labirentin ortasında duruyordu. Bu kez, duvarlar yoktu. Sadece bir yol vardı. Ve yolun sonunda, bir kapı. Kapının önünde, Sanem duruyordu. Aras, ona doğru yürüdü. Sanem, “Geldin,” dedi. Aras, “Evet,” dedi. Sanem, “Neden geldin?” diye sordu. Aras, “Çünkü artık biliyorum,” dedi. Sanem, “Neyi?” diye sordu. Aras, “Labirentin çıkışını,” dedi. Sanem, “Nerede?” diye sordu. Aras, “Senin yanında,” dedi.

Aras, o an, labirentin bittiğini hissetti. Ama bittiğini değil, değiştiğini hissetti. Artık labirent, bir hapishane değil, bir yolculuktu. Artık labirent, bir korku değil, bir umuttu. Artık labirent, bir kayboluş değil, bir buluştu.

Aras, o gece uyandı. Şehir, yine kendi kendine konuşuyordu. Ama bu kez, Aras da konuşuyordu. Kendine, “Belki de labirent, hayatın kendisidir,” dedi. “Belki de çıkış, ölmek değil, yaşamaktır,” dedi. “Belki de anlamak, sevmektir,” dedi. “Belki de sevmek, başlamaktır,” dedi.

Aras, o gün, Sanem’i bir kez daha gördü. Bu kez, cümle kurdu. “Sen,” dedi. Sanem, “Ben,” dedi. Aras, “Sen, benim labirentimsin,” dedi. Sanem, “Sen, benim çıkışım mısın?” diye sordu. Aras, “Bilmiyorum,” dedi. Sanem, “O zaman birlikte bulalım,” dedi.

Umut Meriç BERBEROĞLU

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.