İnsan, dünyaya gözlerini açtığında ağlayarak başlar hayata. Belki de bu ilk ağlayış, yaşayacağı bütün sevinçlerin ve bütün acıların habercisidir. Çünkü hayat, ne sadece mutluluktan ibarettir ne de yalnızca kederden. İkisi arasında kurulan görünmez köprülerin üzerinde yürüyen uzun bir yolculuktur.
Bu yolculukta herkes bir şeylerin peşinden koşar.
Kimi servetin, kimi şöhretin, kimi makamın, kimi aşkın…
Fakat yıllar geçtikçe insan ilginç bir gerçekle karşılaşır: Uğruna ömür tükettiği şeylerin çoğu, sandığı kadar önemli değildir.
Gençlik yıllarında dünyanın merkezinde olduğumuzu düşünürüz. Her şey bizim etrafımızda dönüyormuş gibi gelir. Hayallerimiz sınırsız, gücümüz sonsuz görünür. Önümüzde uzanan yılların hiç bitmeyeceğine inanırız. Oysa zaman, insanın fark edemeyeceği kadar sessiz çalışan bir ustadır.
Bir sabah aynaya baktığımızda saçlarımızın arasına düşen ilk beyazı görürüz.
Bir gün çocukluğumuzun geçtiği sokağın değiştiğini fark ederiz.
Bir gün annemizin sesinde yorgunluğu, babamızın bakışlarında zamanı görürüz.
Ve anlarız ki hayat aslında ilerlememiştir; biz geçip gitmişizdir hayatın içinden.
İnsan en çok da zaman karşısında çaresizdir.
Çünkü kaybedilen para yeniden kazanılabilir.
Kaybedilen makam yeniden elde edilebilir.
Kaybedilen dostluklar bazen onarılabilir.
Fakat geçen bir gün, bir daha geri dönmez.
Belki de bu yüzden hayatın değeri uzunluğunda değil, derinliğindedir.
Bazı insanlar seksen yıl yaşar ama geriye hatırlanmaya değer pek az şey bırakır. Bazıları ise kısa bir ömre koca bir insanlık sığdırır. Çünkü insanın büyüklüğü yaşadığı yıllarla değil, dokunduğu hayatlarla ölçülür.
Bugün modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, sahip olmayı yaşamanın önüne koymuş olmasıdır.
Daha büyük evler yapıyoruz ama daha küçük aileler kuruyoruz.
Daha hızlı araçlara biniyoruz ama sevdiklerimize daha az vakit ayırıyoruz.
Daha fazla bilgiye ulaşıyoruz ama birbirimizi daha az anlıyoruz.
Teknoloji ilerledikçe insanın yalnızlığı da büyüyor.
Kalabalıklar çoğaldıkça sohbetler azalıyor.
Ekranlar aydınlandıkça yüzler kararıyor.
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde insanlar birbirine bu kadar yakın görünmemişti; ama belki de hiçbir zaman birbirlerinden bu kadar uzak olmamışlardı.
Oysa insanın en temel ihtiyacı anlaşılmaktır.
Birinin gözlerinin içine bakarak konuşabilmek…
Yargılanmadan dinlenebilmek…
Bir omuzda dinlenebilmek…
Ve gerektiğinde sessiz kalabilmek…
Çünkü bazı duyguların dili yoktur.
Bazı acılar anlatılamaz.
Bazı özlemler kelimelere sığmaz.
İşte edebiyat tam da burada başlar.
Bir insanın anlatamadığını bir cümle anlatır.
Bir ömrün yükünü bazen tek bir mısra taşır.
Bir kitabın arasında yıllardır aradığımız kendimizi buluruz.
Bu yüzden kitaplar yalnızca okunmaz; yaşanır.
İyi bir yazar, kelimeleri yan yana dizen kişi değildir. İyi bir yazar, insan ruhunun karanlık koridorlarında dolaşabilen kişidir. Başkalarının göremediği ayrıntıları gören, duyulmayan sesleri işiten ve hissedilmeyen duyguları görünür kılan kişidir.
Edebiyatın gücü de buradan gelir.
Çünkü dünya değişir.
İmparatorluklar yıkılır.
Sınırlar değişir.
Şehirler büyür.
Teknolojiler eskir.
Ama insanın kalbi değişmez.
Bin yıl önce bir annenin evladı için duyduğu endişe neyse, bugün de odur.
Bin yıl önce bir âşığın sevdiğine duyduğu özlem neyse, bugün de aynıdır.
İnsan değişen zamanların içinde değişmeyen bir hikâyedir.
Bu nedenle bütün büyük eserler aslında aynı şeyi anlatır:
İnsanı…
Onun korkularını…
Onun umutlarını…
Onun yalnızlığını…
Onun arayışını…
Çünkü insan, hayatı boyunca bir şey arar.
Kimi mutluluğu arar.
Kimi huzuru.
Kimi sevgiyi.
Kimi anlamı.
Fakat çoğu zaman aradığı şeyin kendisinin içinde olduğunu fark edemez.
Bir dağın zirvesine çıkınca mutlu olacağını sanır.
Bir makam elde edince huzur bulacağını düşünür.
Bir servete kavuşunca eksikliklerinin biteceğine inanır.
Oysa insanın eksikliği dışarıdan tamamlanmaz.
İç dünyasıyla barışamayan biri, dünyanın bütün nimetlerine sahip olsa da huzur bulamaz.
Bu yüzden hayatın en zor yolculuğu şehirler arasında yapılan yolculuk değildir.
İnsanın kendi içine yaptığı yolculuktur.
Kendi kusurlarını görmek…
Kendi karanlığıyla yüzleşmek…
Kendi yanlışlarını kabul etmek…
Ve bütün eksiklerine rağmen kendini yeniden inşa edebilmek…
İşte gerçek olgunluk budur.
Çünkü insan kusursuz değildir.
Olmamalıdır da.
Kusursuzluk yalnızca heykellerde güzeldir.
İnsan ise yaşayan bir hikâyedir.
Yanılır.
Düşer.
Kırılır.
Ağlar.
Ama yeniden ayağa kalkar.
Onu değerli yapan da budur.
Belki de bu yüzden hayat, kazanılanlardan çok kaybedilenlerin öğrettikleriyle anlam kazanır.
Acılar bizi derinleştirir.
Yokluklar değer bilmeyi öğretir.
Ayrılıklar kavuşmaların kıymetini anlatır.
Ve ölüm, hayatın ne kadar değerli olduğunu hatırlatır.
İnsan ölümlü olduğunu bildiği halde yaşar.
Belki de onu asil yapan şey budur.
Sonunda gideceğini bilmesine rağmen sevmeye devam eder.
Kırılacağını bilmesine rağmen güvenmeye devam eder.
Kaybedeceğini bilmesine rağmen emek vermeye devam eder.
Çünkü insan umutla yaşayan bir varlıktır.
Ve umut, karanlığın içindeki en küçük ışığın bile anlamlı olduğuna inanmaktır.
Belki de bütün mesele budur.
Bu dünyadan geçerken ne kadar kazandığımız değil, ne kadar insan kaldığımız önemlidir.
Arkamızda kaç bina bıraktığımız değil, kaç gönül yaptığımız önemlidir.
Kaç kişi tarafından tanındığımız değil, kaç kişinin duasında yer aldığımız önemlidir.
Çünkü hayatın sonunda herkes aynı sessizliğe yürür.
Geriye ise yalnızca yaşadığımız gibi bıraktığımız izler kalır.
Ve insanın gerçek büyüklüğü, o izlerin derinliğinde saklıdır.