Bencil ve aceleci çağın, insanı ekranların soğukluğuna hapsettiği ve samimi iletişimi unutturduğu o hoyrat gürültünün ortasında; çocukluğunda tuttuğu günlüklerin içsel sıcaklığıyla yazmanın büyüsünü keşfeden kavi ruhlar vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; Gaziantep’te başlayan ömür yolculuğunu daktilograflık disiplini, mazi mektupları ve insan gözlemleriyle harmanlayan, dört yıllık emeğin ardından “Solin” isimli sosyal temalı eseriyle okurun kalbine dokunan Değerli Yazar Arzu Sayer ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Karalamalarını cesaretle edebi bir esere dönüştüren, “İçsel olarak duygularımı dışa vurmanın yolunu günlüklerde buldum” diyen konuğumuzun o adaletli ömür terazisini Satır Arası farkıyla aralıyoruz.
Arzu Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece bir kitap kaleme almış bir müellif değil; daktilo tuşlarının ritmik sesini, mazi mektuplarının o sâfi vefasını ve günlüklerin sırdaşlığını bugüne taşıyan hakiki bir kelâm zanaatkârı olarak ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o karlı bir günde başlayan ve günlüklerle şekillenen sâfi dünyanızı tanıyarak başlayalım: Arzu Sayer kimdir? Hayatını ve edebiyatını hangi duygular üzerine inşa etmiştir?
Gaziantep’te doğdum, İstanbul’da büyüdüm. Okumayı yazmayı öğrendikten sonra ilk okuduğum kitap olan Pollyanna’nın hayat felsefesini kendine ilke edinmiş iflah olmaz bir hayalperestim. Tutarlı bir şekilde tuttuğum günlükler ise kendimle baş başa kaldığımdaki sırdaşım olmuştur. Yeni bir kitaba başlayıp kendimi o romanın başkarakteri yerine koyarak okuduğum pek çok kitabı içselleştiren tarafım ve arkadaşlarımla mektuplaşırken farkında olmadan gelişen edebi yönüm, ilerleyen yaşlarda beni kitap yazmaya kadar götürmüştür.
Annenizin tabiriyle ‘sevimli, az konuşan ve asık suratlı’ bir çocukmuşsunuz. İçsel olarak duygularınızı dışarıya fazla yansıtamadığınız için çok erken yaşta günlük tutma alışkanlığı edindiğinizi ve yazmanın o dayanılmaz çekiciliğini o zaman keşfettiğinizi söylüyorsunuz. Sokağın veya ev içinin sessizliği, bir çocuğun hayal dünyasında nasıl bu kadar kavi bir nehir oluşturdu? Günlükler, sizin saklı kalan sînenizin ilk sığınağı mıydı?
Kesinlikle günlük yazmak beni duygusal olarak rahatlatıyordu. Hiç kimseye anlatamadığınız birçok duyguyu yazarak rahatlıkla anlatabiliyorsunuz. İlk gençlik yıllarımda mektuplaştığım arkadaşlarım ve aile bireylerim, yazma arzumun güçlenmesinde büyük etken olmuştur.
Liseden sonra aldığınız daktilografi eğitimi ile yazma alışkanlığınızı bir nevi iş haline dönüştürmüşsünüz. Bugünün dijital dünyasında ekranlara dokunarak yazan nesle inat; o şeritli, kurşun kollu daktilo tuşlarına basmanın, harflerin kâğıda sertçe vurma sesinin sizin yazı disiplininize ve kelimelerin sıhhatine katkısı ne oldu? Daktilo, kelamın namusunu korumakta nasıl bir köprüydü?
Bir daktilograf kusursuz yazmak zorundadır. Okuma alışkanlığım ve işim, yazma alışkanlığımı güçlendirmişti; bunu ise ancak uzun yıllar sonra fark etmiştim.
Sizin döneminizin en asil nişanelerinden biri olan mektuplaşma kültüründen bahsediyorsunuz ve bunun okumayı, yazmayı seven biri için çok keyifli bir iletişim kanalı olduğunu belirtiyorsunuz. Bugünün saniyeler içinde tüketilen, duygudan mahrum WhatsApp veya dijital mesajlarına karşı; bir zarfı beklemek, pulu yapıştırmak ve satır aralarına hasreti nakşetmek insan ruhuna ve edebiyata ne kazandırıyordu?
Teknolojinin böylesine geliştiği şu günlerde; kalemin kâğıtla buluştuğu, sözcüklerin dans ettiği o mektuplara hasret, neşe, merak ve heyecan gibi pek çok duyguyu sığdırırdık. Mektupları göndereceğimiz adreslere postalarken, pulu yapıştırırken ne zaman ellerine ulaşacağını düşünür; karşı tarafın o mektup eline ulaştığındaki heyecanını ve merakını hayal ederek gönderirdik. Karşı taraf da haber aldığında günlerce mektubun gelmesini bekler, gelir gelmez heyecanla açıp okurdum. Mektubun eline ulaşmasının böylesine zor olması mıydı duyguları daha da güçlendiren ve daha güzel ifade edilmesini sağlayan?
Uzun yıllar yönetici asistanlığı yapmışsınız ve bu süreçte insan diyalogları çoğaldıkça okuma-yazma alışkanlığınızın artık sizi tamamen yansıtır hale geldiğini söylüyorsunuz. Asistanlık, bir nevi insan sarraflığı mektebidir. Farklı karakterler, makamlar, hırslar ve samimiyetler görmek, bir yazar olarak sizin gözlem yeteneğinizi ve hikâye kurma mizanpajınızı nasıl besledi?
Yönetim konusunda yetenekli olduğumu çalışma hayatında öğrenmiştim. İnsanı anlamak bir sanattır. Koordinasyon yeteneğinizi geliştirmek aldığınız sorumluluklarla alakalıdır. Yani her konuda cesur ve kararlı olmak sizi hayatta daha donanımlı bir insan haline dönüştürür.
Her ne iş yapıyor olursanız olun en iyisini yaptığınızda her anlamda büyürsünüz. Hayatınıza giren birçok insan sizi siz yapan değerdir. Çok insan tanımak ve gözlemlemek bir yazar için bulunmaz bir nimettir. İlk gençlik yıllarında hayranı olduğum yazar Celal Işık bana şöyle demişti. “Çok şanslısın ne çok insan tanıyorsun.” O zaman beni gülümseten bu cümlenin anlamını şimdi daha iyi anlıyorum. Evet her tanıdığım insan bana bir değer katmıştı.
Bir tatilde tanıştığınız yazar arkadaşınızın vesilesiyle, o güne kadar ‘karalama’ olarak gördüğünüz defterlerinize İz Bırakan Kalemler Yayınevi’ndeki bir editör arkadaş değer gösteriyor ve ‘devam et’ diyor. Ve tam dört yılın sonunda ‘Solin’ ortaya çıkıyor. Yıllarca saklı kalan o satırların ehil bir göz tarafından keşfedilmesi sînenizde nasıl bir uyanış yarattı? Dört yıl boyunca Solin’i ilmek ilmek dokurken tezgâhınızda ne gibi sabır imtihanları verdiniz?
Bu yolda bana inanan ve ben yazmaktan vazgeçtiğimde dahi ısrarla yazmaya devam etmem gerektiğini söyleyen yazar arkadaşlarıma çok teşekkür ederim; hepsi benim için çok özel insanlardır. Kurgulanmış otobiyografimi yazacakken ani bir kararla Solin’i yazmaya başlamıştım. Bitmesi dört yıl süren Solin’den ve benden, bana olan inançlarından vazgeçmeyişleri benim elimden gelenin en iyisini yapmamı sağladı.
Solin için ‘sosyal temalar içeren ve tam istediğim gibi bir kitap oldu’ diyorsunuz. Üstelik çok gururlu ve kavi bir duruşla, ‘ilk kitabımın eksileriyle ve artılarıyla arkasındayım’ ifadesini kullanıyorsunuz. Bir yazarın kendi acemiliğine de ustalığına da yani harfin her haline sahip çıkması muazzam bir vakar. Solin, toplumsal olarak hangi yaraya parmak bastı ve okurlardan gelen o olumlu eleştiriler sînenizdeki kışı nasıl bahara çevirdi?
Solin’i kaleme alırken okurken birçok şeyi hissedeceğiniz akıcı bir kitap olmasını istemiştim. Aynı zamanda herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği, toplumdaki pek çok olayı işlemeye çalıştım. Solin’i yazarken onun gibi hissettim ve düşündüm; yer yer tebessüm ettim, yer yer ağladım. Ben bu kitabı yazarken baştan sona adeta yaşadım. Hissettiğim bu duygular okuyucuya da geçmeliydi. Sanırım öyle de oldu; okuyuculardan gelen olumlu tepkiler benim en büyük ödülüm olmuştur.
Son olarak Arzu Hanım; bugün Solin’in değerli okurlarıyla buluşmuş, edebiyat meydanında yerini almış bir yazar olarak, geçmişe dönüp o Gaziantep’in karlı gününde günlük tutan, az konuşan o küçük kız çocuğuna baksaydınız ona ne fısıldardınız? Kalemin sıhhati ışığında, yazma sevdasıyla yola çıkacak olan yeni nesil dertli sînelere bırakacağınız o en büyük nirengi noktası nedir?
Küçük Arzu’ya şöyle derdim: ‘Küçük kara kız; kendine inan, umudunu kaybetme ve herkes ne derse desin çalış, oku, yoluna devam et. Yaptığın her şeyin arkasında dur.’ Çok şükür, böyle de oldu; yaşadığım her şeye rağmen hiç vazgeçmedim.
Beni seven, bana inanan, bu yolda arkamda duran güzel yürekli tüm yazar dostlarıma, aileme, özellikle kitabımın kapak tasarımını yapan kızıma ve arkadaşlarıma binlerce kez teşekkürler. Hepiniz iyi ki varsınız!
Daha Solin’i yazmaya yeni başladığım zamanlarda, mağdur yazarların sıkıntılarının konuşulduğu bir platformda tanıştığım sevgili dostum Ahmet Bilgehan Arıkan ile Solin’i tanıtmak nasip oldu. Bundan böyle yazarların hak ettiği değeri gördüğü platformlarda yeni projelerimizi konuşmak en büyük arzum.
Değer gösterip dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Saygı ve sevgiyle… Kalemler susmasın!
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; çocukluğunda tuttuğu günlüklerin izinden gidip daktilograflık disiplini ve mektup vefasıyla edebiyat yolculuğunu sürdüren, dört yıllık emeğin meyvesi olan “Solin” eseriyle sosyal temalara ışık tutan Değerli Yazar Arzu Sayer Hanımefendi’nin o hasbi ömür mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; bir günlük sayfasına bırakılan içtenlikte, daktilo tuşlarının ritmik sesinde, dört yıl boyunca demlenen bir kitabın sabrında ve hayatın her çetin imtihanında niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca… Sonrası Bahar.