Bencil ve aceleci çağın, insanı bedensel sıhhati veya kurumsal unvanlarıyla tanımlamaya çalıştığı o hoyrat gürültünün ortasında; “Sessizliğin sesini duyabilenlere ve sessizce iyileşenlere” diyerek kelimeleri hem kendine hem okuruna şifa kılan kavi ruhlar vardır.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; Tekirdağ’da başlayan hayat yolculuğunu Isparta ve Edirne Trakya Üniversitesi İİBF İşletme eğitimiyle sürdüren, insan kaynaklarından muhasebeye uzanan kurumsal tecrübelerin ardından 10 yıllık MS hastalığı imtihanını yazarlık ve serbest editörlükle birer şifa kapısına dönüştüren Değerli Yazar ve Editör Tuğçe Biryol ile kalbi bir hasbıhal gerçekleştirdik.
2020’de yayımlanan ve 2. baskısıyla yeniden okurla buluşan “Yutkundum Yarım Nefes” ile serinin ikinci halkası olan “Sonra Sessizlik Konuştu” eserleriyle dünya düşünürlerinin sözlerini kendi hayat süzgecinden geçirerek kişisel farkındalık meşalesi yakan konuğumuzun o adaletli ömür terazisini Satır Arası farkıyla aralıyoruz.
Tuğçe Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece kelimeleri kâğıda döken bir yazar değil; hayatın çetin imtihanlarını sükûnet kuyusunda demlendirip kelamıyla iyileşen ve iyileştiren hakiki bir gönül zanaatkârı olarak ağırlamak bizim tezgâhımız için büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o Tekirdağ’dan üniversite yıllarınıza, kurumsal hayattan yazarlık ve editörlük makamına uzanan sâfi dünyanızı tanıyarak başlayalım: Tuğçe Biryol kimdir? Bir okur sizin kaleminize, “Başucu Kitapları Serisi”ne adım attığında, sînesinde insana, farkındalığa ve hakikate dair hangi sâfi ayna ile yüzleşmelidir?
2010 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi İİBF İşletme Bölümünü kazandım. Hazırlıkla birlikte üç yıl Isparta’da okuduktan sonra aile özlemi ağır basınca derslerime daha sıkı sarılıp Trakya Üniversitesi İşletme Bölümüne yatay geçiş yaptım ve 2015 yılında mezun oldum. Mezuniyetin ardından farklı işlerde çalıştım ama sanırım kendimi asıl kelimelerin arasında buldum. Yazarken ne kadar mutlu olduğumu, kendimi tanımayı, kendimle yüzleşmeyi ve insanlardan bir şeyler öğrenmeyi ne kadar sevdiğimi fark ettim.
Başucu Kitapları Serisi fikri de aldığım güzel okur dönüşleriyle netleşti. Kitaplarımın samimi bulunduğunu, duygulara tercüman olduğunu duymak bana bu yolda devam etmem gerektiğini hissettirdi. Eserlerimde kurgu ya da baştan sona takip edilmesi gereken bir konu bütünlüğü yok; okurum bazen kitabı açıp yalnızca bir cümle okusun, sonra kapatsın ama o cümle gününe eşlik etsin istiyorum.
Çünkü hayat yalnızca güzel zamanlardan oluşmuyor. Kitaplarımda melankoli de var, acı da fakat bütün bunların yanında pes etmemeyi ve umuttan vazgeçmemeyi de fısıldıyorum. Belki bütün kitaplarımın ortak cümlesi şu olabilir: “Siz yalnız değilsiniz; ben de…”
İşletme fakültesinden mezun olduktan sonra insan kaynakları, muhasebe gibi kurumsal masalarda dirsek çürüttünüz. Rakamların, raporların ve mesai saatlerinin hâkim olduğu o dünyadan; harflerin sıhhatine, kelimelerin estetiğine ve kitap editörlüğüne uzanan bu zihinsel ve edebi dönüşüm sürecinizi bize anlatır mısınız?
Üniversiteden mezun olduktan sonra insan kaynakları, muhasebe ve sekreterlik gibi farklı alanlarda çalıştım ancak çalışma hayatım hiçbir zaman çok uzun soluklu olmadı. 2023 yılında masa başı bir işte yeniden çalışmaya başlamıştım fakat yaşadığım sağlık problemi nedeniyle artık klasik çalışma düzeninin bana uygun olmadığını kabul etmem gereken bir noktaya geldim.
O yıl bir daha iş aramamaya ve “Ben yeteneğimden para kazanabilmeliyim.” diyerek başka bir yol çizmeye karar verdim. Freelance editörlük fikri de böyle doğdu. Bugün yazarlığın yanı sıra serbest editörlük ve redaktörlük yapıyorum. Geriye dönüp baktığımda bazen “İyi ki o dikiş tutmamış.” diyorum. Çünkü rakamların arasında kendime bir yer bulmaya çalışırken, aslında benim yerimin kelimelerin arasında olduğunu bilmiyormuşum.
Hayatın kırılma noktaları bazen hiç beklemediğimiz anlarda, gözlerimizin önündeki perdenin kapanmasıyla gelir. 10 yıldır mücadele ettiğiniz MS hastalığıyla ilgili 2023 yılında geçirdiğiniz o sarsıcı atak ve masa başı işleri bırakıp rotanızı tamamen yazarlığa ve editörlüğe kırma kararınız… Bu fiziki imtihanın ruhunuzda açtığı o nasip kapısını ve “yazarak iyileşme” deneyiminizi sizden dinleyebilir miyiz?
MS ile yaklaşık on yıldır mücadele ediyorum ve 2023 yılı benim için önemli bir kırılma noktasıydı. Yeniden masa başı bir işe başlamıştım fakat daha ilk gün bilgisayar ekranını göremedim. Göz doktoruna gittiğimde duyduğum “Zaten MS hastasısın.” cümlesiyle o an dünyam başıma yıkılmış gibi hissettim. Meğer atak geçiriyormuşum. İşte o dönem, hayatın bana ısrarla başka bir yol göstermeye çalıştığını düşünmeye başladım.
Zorlu zamanlarda benim sığınağım yazmak oldu. Psikolojik olarak yorulduğum, MS ile cebelleştiğim günlerde kelimeler beni hayata bağladı; ben de kitaplarımın okurlarıma aynı şekilde eşlik etmesini istedim.
“Yazarak iyileşmek” benim için acıları yok saymak değil; onları anlamlandırabilmek, kendimle yüzleşebilmek ve bütün bunlara rağmen hâlâ umut edebilmek demek. Belki hayat bazı kapıları yüzüme kapattı ama kalemimin kapısını da tam o zaman açtı. Şimdi geriye baktığımda yaşadıklarımı yalnızca bir kayıp olarak değil, beni bugün olduğum insana ve yazara götüren yolun bir parçası olarak görüyorum.
2020’de çıkan ve yakında 2. baskısıyla mühürlenen “Yutkundum Yarım Nefes” eseriniz, klasik kişisel gelişim kalıplarının ötesinde bir yapıya sahip. Dünya düşünürlerinin alıntılarını kendi tecrübelerinizle harmanlama fikri nasıl doğdu? “Yutkunamadığı acıları içinde saklayanlar” bu başucu kitabında nasıl bir teselli buluyor?
Yutkundum Yarım Nefes, aslında acıyı inkâr etmeden umuda ulaşmanın mümkün olduğunu anlatma isteğimden doğdu. Dünya düşünürlerinin sözlerini kendi tecrübelerim ve gözlemlerimle harmanlarken, hazır düşünceler sunmak yerine düşüncelerin üzerine düşünmeyi tercih ettim; okura öğüt vermekten çok, “Seni anlıyorum.” diyebilmek istedim. Çünkü insan bazen çok derin acılar hissedebilir ama bu, umuttan vazgeçmesi gerektiği anlamına gelmez.
Yutkunamadıklarını içinde saklayanlar da bu kitapta yalnız olmadıklarını ve en karanlık yerden bile yeniden ışığa çıkılabileceğini hissediyor.
Serinin ikinci halkası olan “Sonra Sessizlik Konuştu” kitabınızda, kelimelerin bittiği ve sessizliğin dile geldiği bir derinlik var. Çağın bu kadar gürültülü olduğu bir dönemde “sessizliğin sesini duymak” ve kaleminizi okura hem yakın bir dost hem de bir ayna kılmak eserinize nasıl bir ruh kattı?
Sonra Sessizlik Konuştu benim için gerçekten başka bir yerde duruyor. Kitaptan sonra “Kendimi buldum.” diyenler, hatta “Bu kitap azmin fotoğrafıdır.” yorumunu yapanlar oldu. İşte o zaman, “Devam edeceğim, demek ki insanların kalplerine dokunabiliyorum.” dedim.
Sanırım kitaplarımın en güzel yanı da bu; onları yalnızca okumuyor, onlarla dertleşebiliyorsunuz. Bazen bir dost gibi yanınıza oturuyor, bazen de içinizde susturduğunuz şeyleri gösteren bir aynaya dönüşüyor. Sessizliğin sesi de tam burada duyuluyor zaten; kelimelerin bittiği yerde insan biraz da kendisiyle konuşmaya başlıyor.
Sadece kendi eserlerinizi yazmakla kalmıyor, Fısıldayan Kalemler Antolojisi’nde yer alıyor ve serbest editörlük/redaktörlük yaparak başka yazarların harflerinin sıhhatine de dokunuyorsunuz. Başka bir yazarın metnine bir zanaatkâr titizliğiyle dokunmak, bir editör gözüyle bakmak kendi yazarlık kimliğinizi nasıl besliyor?
Seri yazdığım için kitaplarımın dili ve tarzı artık belli bir çizgiye oturdu ama editörlük, kendi yazarlığıma daha geniş bir pencereden bakmamı sağlıyor. Akıcılık, dil ve anlatım konusunda insan ister istemez daha titiz düşünüyor.
Bence editör desteği çok önemli; çünkü birinin anlatacak muhteşem bir hikâyesi olabilir ama onu doğru kelimelerle buluşturmakta zorlanabilir. İşte editör tam da burada büyük bir sorumluluk üstleniyor; yazarın sesini değiştirmeden o sesi daha güçlü hâle getiriyor.
Şu an bulunduğum yerden çok memnunum çünkü yazarlık ve editörlük, benim gerçekten anda kalabildiğim nadir alanlardan.
“Başucu Kitapları Serisi” yolculuğuna devam ettiğinizi ve deneme/kişisel farkındalık alanında yeni çalışmalar yürüttüğünüzü biliyoruz. Masanızda demlenen, okurlarınızı bekleyen yeni projeleriniz ve geleceğe dair niyetleriniz nelerdir?
Başucu Kitapları Serisi’ni yedinci kitaba kadar devam ettirmeyi planlıyorum. Şimdilik bütün odağım, yıllardır emek verdiğim bu yolculuğu içime sinen bir şekilde tamamlamakta. Sonrasında kalemimin beni biraz daha farklı yerlere, belki hikâyeye, belki de romana götürmesine izin vermek istiyorum.
Çünkü yazarken kesin sınırlar çizmeyi sevmiyorum; insan değiştikçe anlatmak istedikleri de değişiyor. Ama bugün masamda önceliğim belli: Önce bu serinin söyleyeceklerini tamamlamak, sonra yeni hikâyelerin kapısını aralamak.
Son olarak; “Sessizce iyileşenlere ve umut etmekten vazgeçmeyenlere” kelamıyla vefayı ve direnci mühürlüyorsunuz. Satır Arası masamızdan, sektör sınırı olmaksızın sağlık sorunlarıyla, hayatın ani kırılmalarıyla yüzleşen, pes etme eşiğine gelen tüm okurlarımıza ve yazar adaylarımıza bırakacağınız o nihai “Sonrası Bahar” mesajınız ne olur?
Pes etmek yok, üretmeye devam!
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Tekirdağ’dan üniversite sıralarına, kurumsal hayatın koşturmacasından MS hastalığı imtihanına ve oradan “Başucu Kitapları Serisi” ile serbest editörlüğe uzanan Değerli Yazar ve Editör Tuğçe Biryol Hanımefendi’nin o hasbi kelam mizanpajını terazimizde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; yutkunulamayan yarım bir nefeste, fırtınanın ardından konuşan bir sessizlikte, gözlerin göremediği ama kalbin gördüğü o kırılma anında ve harflerin şifalı bağrında niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca… Sonrası Bahar.