Geçen gün eski bir fotoğraf albümünün sayfaları arasında kayboldum. Hani şu köşeleri sararmış, parmak izi dolu olanlardan. Bir fotoğrafta durdum, beş yaşındaki halimle göz göze geldim. Elinde erimiş bir dondurma, dizleri yara bere içinde, ama gözlerinde öyle bir ışık var ki… Sanki dünya sadece o andan ve o dondurmanın tadından ibaret. Bakarken şunu düşündüm, masumiyet aslında bilmemek değil, henüz kirletilmemiş bir merakla bakabilmekmiş.
Peki, biz o bakışı nerede kaybettik?
Yıllar geçtikçe yüzümüze oturan o gri yorgunluk, sadece yaşlanmakla ilgili değil bence. Hayatın gerçekleri, hırslar, “kim ne der” kaygıları derken, o saf aynayı çatlatıyoruz. Masumiyetin o pürüzsüz yüzü, bir yetişkinin karmaşık hesapları arasında kaybolup gidiyor. Bazen kalabalık bir caddede yürürken insanlara bakıyorum. Herkesin yüzünde bir maske, bir savunma mekanizması. Bir bebeğin, annesinin kucağından yabancıya attığı o çekincesiz gülücükten ne kadar uzağız, değil mi? O gülücükte hiçbir hesap yok. Sadece var olmanın verdiği o doğal neşe var.
Masumiyet denince akla hemen beyaz bir sayfa ya da hiç kirlenmemiş bir kar tanesi geliyor. Ama bence masumiyet, kusursuzluk demek değil. Aksine, dünyanın kirini pasını henüz bir tehdit olarak görmeme hali. Bir çocuğun dizindeki yara izine bakıp ağlaması ama beş dakika sonra o yarayı unutup yeniden koşmaya başlamasıdır masumiyet. Bizler büyüdükçe yaralarımızı saklamayı, onları birer zırha dönüştürmeyi öğreniyoruz. Ne tuhaf değil mi? Korunmaya çalıştıkça, o en kıymetli yanımızı, yani savunmasızlığımızı kaybediyoruz.
Fark ettim ki, modern hayat bizi sürekli bir “tetikte olma” haline hapsediyor. Otobüste yanımızda oturan yabancıya karşı mesafeliyiz, yeni bir işe başlarken kuşkuluyuz, hatta bazen en sevdiklerimizin sözlerinin altında bile başka bir anlam arıyoruz. Zihnimiz sürekli bir satranç tahtası gibi çalışıyor. Oysa masumiyet, o tahtayı devirip sadece taşların rengine hayran kalabilmektir. Hayatı bir strateji oyunu gibi değil de olduğu gibi, tüm çıplaklığıyla yaşayabilmek…
Masumiyetin bir yüzü var mıdır gerçekten?
Edebiyatın o tozlu sayfalarında ya da bir filmin en vurucu sahnesinde aradığımız o duygu, aslında burnumuzun ucunda. Bir dostun içten “nasılsın” deyişinde, sabah güneşinin perde arasından sızan o ilk ışığında… Benim için mesela, sabahın ilk ışıklarında uyanan bir şehrin sessizliğinde gizli. Ya da çok yaşlı bir amcanın, eşinin elini tutarken ki o titrek ama güven dolu bakışında. Masumiyet, bilmemek değil, bilip de hala inanmayı seçmektir aslında. Dünyanın ne kadar acımasız olabileceğini görüp, yine de bir çiçeği sulamaktan vazgeçmemektir.
Biliyorum masumiyet bir yerlerde gizli, sadece bulup çıkarmamızı bekliyor. Belki de masumiyetin yüzü, aynaya baktığımızda gördüğümüz o yorgun adamın veya kadının derinlerinde bir yerlerde hâlâ gülümsüyordur. Kim bilir?
Yine de umutluyum. Çünkü masumiyet tamamen yok olan bir şey değil, sadece üstü örtülen bir hazine. Önemli olan, o örtüyü kaldıracak cesareti kendimizde bulabilmek. Belki de bugün, hiçbir neden yokken sadece gökyüzüne bakıp gülümsemek, o eski dostu geri çağırmak için iyi bir başlangıçtır.
Bu yazıyı yazarken bile kaç kez sildim yazdıklarımı, çok mu edebi oldu yoksa çok mu dağınık diye. Ama sonra vazgeçtim. Bırakın dağınık kalsın. Tıpkı o fotoğraf albümündeki çocuk gibi; üstümde lekeler olsun ama bakışlarımda hala o eski merakın izi kalsın.
Ayşe Can