Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
28°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Az Bulutlu
27°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
27°C
ZAMAN
2 Haziran 2026 11:43
14
A+
A-

Bazen insan ne yaşadığını değil, neyi içinde tutmak zorunda kaldığını yazmak ister. Bu metin, tam da öyle bir yerden doğdu. Herkesin zamanla bir derdi vardır; kimimiz ondan kaçmaya çalışırız, kimimiz ona yetişmeye. Ama çoğumuz, onun gölgesinde eksiliriz de fark etmeyiz bile.

İşte bu satırlar, zamanın parmaklarımızdan kayarken bıraktığı izlere bir ağıttır; yitip gidenlere, söylenmeyen sözlere, yarım kalan duygulara, gecikmiş vedalara…

Bu bir hikâye değil, bir arayış. Ne kahramanı var, ne de mutlu sonu. Çünkü bu yazı, hayatın tam içinden gelen bir suskunlukla yazıldı. Yani herkesin içinde bir yerlerde duyduğu ama dile dökemediği o kırılgan sessizlikle. Her kelime, biraz eksilmenin, biraz büyümenin, biraz geç kalmanın izi. Okurken sadece metni değil, kendinizi de duymanız mümkün.

Zaman…

Bir gün herkesin yüzleşeceği en büyük bilmece. Kimimiz onu unutarak yaşar, kimimiz farkına bile varmadan ona yeniliriz. Aslında hepimiz, onunla bir pazarlık içindeyiz. Yetişmeye çalıştığımız bir tren gibi, ya peşinden koşarız ya da çoktan geçtiğini fark ederiz. 

Ne güzel söylemiş şair “Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında.”

Ve işte yine bir gün, sessizce üzerine kapanan geceyle birlikte geride kaldı. Zaman, görünmeyen bir nehir gibi akıp giderken biz hâlâ kıyısında ıslanmayı bekliyoruz. Oysa ki her saniyesi kıymetliydi; her an, bir daha dönmemek üzere bizden kopup giden bir nefes, bir bakış, bir hatıraydı.

İnsan, zamanın elinden kayıp gittiğini çoğu kez ancak geç kalınca fark ediyor. Bir yüz eksilince sofradan, bir ses kesilince evden, bir gülüş sönünce hafızadan… O zaman anlıyoruz aslında, her şeyin bir ölçüsü, bir vakti olduğunu. Gidenin ardından baka kalıyor gözlerimiz, geri gelmeyeceğini bile bile.

Oysa zaman, bize verilmiş en adil sermayeydi. Herkese eşit dağıtılmış, ne çoğalan ne eksilen bir hazine. Ama biz, onu hep var zannettik. Hep yarına bıraktık içimizden taşan güzellikleri. Yarım kalan sarılmaları, söylenmeyen teşekkürleri, affedilmeyen hataları bir gün sonra düzeltiriz sandık.

“Zamanımız var mı bilmeden her şeyi zamana bıraktık.”

O “bir gün” dediğimiz şeyin aslında hiç gelmeyeceğini düşünemedik.

Ömür, bir mevsim gibi geçiyor. Önce baharlarıyla kandırıyor bizi, umutlar ektiğimiz, rüyalar gördüğümüz taze sabahlarla. Sonra yaz geliyor, telaşlı, yorucu ama bereketli. Ardından sonbahar… Her şeyin rengi değişiyor, içimizde bir şeyler dökülmeye başlıyor. Ve kış… Sessiz, durgun, ve karamsar.

Bize düşen belki de her anın değerini bilmek ve her an’a bir anlam katmak. Bir çocuğun gözlerinde sevinci görmek, yaşlı bir elin sıcaklığında şükrü hissetmek, sevdiklerimizin sesinde sevgiyi duymak… Zaman; sadece geçip gitmiyor. Bizimle birlikte yaş alıyor, bizimle birlikte tükeniyor. Ve sonunda, geriye sadece şu sorular kalıyor:

“Gerçekten yaşadım mı?”

“Yoksa sadece zamanı mı tükettim?”

Zaman, avuçlarımızdan usulca dökülen bir avuç kum gibi; ne kadar sıksak da tutamıyoruz, ne kadar dikkat etsek de kaçıyor parmaklarımızın arasından. Her gün, gözle görünmeyen bir çark dönüyor içimizde. Sanki bir saat değil de, bir kader kurmacası. Sabahları gözümüzü açarken başlayan bu bilinmez serüvenin içinde, biz çoğu zaman sadece yolcu değil, yönü bile belli olmayan bir rüzgârız. Ne yana savrulacağımızı bilmeden ilerliyoruz. Her adım bir eksilme, her nefes bir azalma. Fark etmiyoruz ama her gün biraz daha siliniyoruz hayattan, ve hayat da bizden.

Zaman dediğimiz şey, aslında üzerimize yavaşça inen bir örtü. İlk başta incecik bir tül gibi, tenimizi okşayan bir serinlik; sonra ağırlaşan, bastıkça ruhumuzu ezen görünmez bir yük. Sessizce, kimseye haber vermeden başlıyor geri sayım. Kalbimiz hâlâ umutla çarparken, ruhumuz çoktan yorulmuş oluyor çoğu kez. Oysa biz sanıyoruz ki daha vaktimiz var. Daha anlatılacak hikâyeler, yaşanacak sevinçler, sarılınacak insanlar var.

Ama unuttuğumuz bir şey var: Zaman, biz hazır olduğumuzda değil, kendi istediğinde alıyor bizden her şeyi. Ne vedalar planlı, ne ayrılıklar zamana uygun. Hayat, bize hiçbir şeyin garantisini sunmuyor. Ne bir sabahı, ne bir dostluğu, ne de bir geri dönüşü. Gecikmiş pişmanlıklar, yutulmuş cümleler, ertelenmiş sevgiler sıralanıyor geride bıraktığımız her günün ardında. 

Birikiyor, ses etmiyor ama biriktikçe içimizde  başka bir duyguya yer kalmıyor. Ve biz bu yükle yürüyoruz hayatın dar patikalarında. Bastığımız her taşın altında geçmişin izleri, her rüzgârda kaybolmuş sesler.

En çok da zamanın kendisi yabancılaşıyor bize. Bir zamanlar dost bildiğimiz o saniyeler, şimdi düşmana dönüşmüş gibi. Kaçıyoruz ondan, ama en çok ona yaklaşıyoruz her seferinde. Zamanla yarışmıyoruz aslında; zamanla vedalaşıyoruz, azar azar, sessizce. Kimse duymuyor, kimse fark etmiyor. Ve bir gün anlıyoruz ki; yaşamak sandığımız şey, sadece oyalanmakmış. En gerçek ömür, ertelediğimiz yerde kalmış. Bir hatırada, bir kavuşmada, bir özlemde.

Artık ne geri sarabiliyoruz filmi, ne de ileri atlayabiliyoruz. Sadece olduğumuz yerde, geç kalmanın burukluğuyla baş başa kalıyoruz. Ve insan, en çok kendine geç kaldığında yaşlanıyor…

Bitti sanıyoruz bazen, ama asla tam anlamıyla bitmiyor. İçimizde bir şey hep devam ediyor; geçmişin yankısı, zamanın gölgesi, yüzleşemediğimiz biz. Ve zaman, sonunu görmediğimiz bir mektup gibi durmadan yazılıyor üzerimize. Kimi kelimesi silik, kimi cümlesi eksik, kimi satırı karalanmış ama yine de bizimle tamamlanan bir metin. Ne tam bir başlangıç var bu hikâyede, ne de kesin bir son. Sadece akıp giden  bir zaman, sadece tükenen bir ömür ve sadece bir teslim olma.

Bu metni okuyan her göz, kendi yarım kalmışlığını görecek burada. Ve belki fark edecek: En çok ertelediğimiz şey, yaşamın ta kendisiymiş. Çünkü biz yaşamak yerine bekledik; doğru zamanı, doğru kişiyi, doğru hissi. Oysa hayat, hiçbir zaman mükemmel şartlarda yaşanmak için beklemez. Sadece olur. Ve biz, ya olurken oradayızdır ya da sonsuza dek geç kalmışızdır.

Bu yazıyı okurken, bir başkasının kelimelerini değil, kendi iç sesinizi duyarsınız. Her satır bir durak gibi, kiminde kalırsınız, kiminden geçersiniz. Ama sonunda, bir yerde zamanla kesişir yolunuz. 

Eğer bir gün, her şeyden ve herkesten yorulursan hatırla…

“Zaman, seni beklemeyecek.”

Hale Aşkın

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.