Mecburiyetleri vardır insanın Aşk gibi, aşkını söylemek gibi Belki reddedilmek belki pişmanlık Elleri koynunda ağlamak gibi Kara bir çukurda yaşarcasına Sevgiyle ölüme koşarcasına Gayya kuyusuna düşercesine Yüreğini ķözde dağlamak gibi Boşa koysam dolmaz, almaz dolusu Gönlüm imkansızın olmuş delisi Çarşamba, perşembe derken salısı Cumayı pazara bağlamak gibi. Yasak, uzak, tuzak...
Şu benim canımTürklüğüm, Dili ile büyüdüğüm, Türküsüyle,şarkısıyla, Aşkına esir düştüğüm. Bir sevda ki,dağlar kadar, Şu gönlümde,bir yeri var, Hayatıma anlam veren, Ben suyum, Türklüğüm pınar. Tarihinden duyarım şan, Damarımda dolaşan kan, Türk birliği ülküm benim, Bir büyük ülkedir Turan. Ali Akın(Albazoğlu)
Sulu sepken bir yağmur başladı güneşli dallarda kuşlar yuvalarına çekildi. Sevgili, haber yok senden günler aylar geçti mevsimler değişti gelmedin Eylül’de yeşerdi asmalar saklayıp karabüzgülü üzümlerini allanır elma ağaçlarda senin yanaklarındır Dağlar yankılanır yalnızlık sesimden can çekişir yüreğim yokluğundan sevda çığlıkları düğümlenir dilime süpürür aydınlığımı kızıl bir rüzgar hoyrat akarken...
Bahçede çalınan “Vağzalı” müziği annenin kalbini sanki yerinden koparacaktı… O kızının gelin olduuğuna seviniyor, içinden kızına mutluluklar diliyordu. O, bu güzel günde üzgün olmayacağına söz verse de kendini tutamıyordu. Üzgün olduğu zamanlarda hayale dalar, çok erken kaybettiği kocası Halil’le muhabbet ederdi. Bugün de sevgili Halil’i onunlaydı. “Ferganem, kendine gel. Olmaya...
Öykü Atatürk Bulvarı’nda boş bulduğu ilk banka çökmüş, dudaklarını iki tarafa oynatıp duruyordu. Kendi kendine konuşuyordu kuşkusuz. Üzerinde yıpranmış bir mont, onun içinde de kırmızıdan alaya evirilmiş bir gömlek vardı. Spor ayakkabı giymişti ama onlarda eski püsküydü. Saçları uzamıştı. Yabancı bir şehirde olduğunu bilmeseydi, birilerinin yanına oturup sohbet etmek isterdi...