
Ayşe Can
İnsan ruhu, bazen kendi inşa etmediği sarayların bodrum katlarında, tozlu hatıraların arasında hapsolur. Birinin bakışında, bir cümlenin ağırlığında ya da cevapsız kalan bir çağrının boşluğunda “değersizlik” denilen o soğuk sızıyla tanışırız. Bu sızı, ilk başta keskin bir sitem gibi gelse de zamanla ağır bir yas havasına bürünür. Ancak her duygunun bir mevsimi, her kışın bir sonu vardır. Üzülmenin o görünmez süresi dolduğunda, insanın kendi içindeki mahkemede hakimiyet el değiştirir.
Değersizlik hissi, aslında ruhun bir savunma mekanizmasıdır, bize bulunduğumuz toprağın artık bizi beslemediğini söyler. Bu hisle baş başa kaldığımızda, kalbin ritmi yavaşlar ve dünya grileşir. Bu süreçte ağlamak, sitem etmek ya da sadece susup tavanı izlemek gereklidir. Çünkü yasını tutmadığımız hiçbir duygu bizi terk etmez. Fakat o gizli saat dolduğunda, hüzün yerini tuhaf bir berraklığa bırakır. İşte o an, kendine saygı dediğimiz o vakur fısıltı duyulur. Bu fısıltı, duyguların sisini dağıtan keskin bir mantığın sesidir.
Kendine saygı duymayı öğrenmek, insanın kendi omurgasını yeniden keşfetmesi gibidir. Eskiden vazgeçilmez sandığımız o kalabalık masalar, o gürültülü sevgi gösterileri ya da bizi sürekli bir kalıba sokmaya çalışan ilişkiler, bu yeni ışığın altında çıplak kalır. İnsan, kendine saygı duydukça aynadaki aksine daha uzun ve daha barışık bakmaya başlar. “Ben bu değersizliği hak etmedim,” cümlesi bir isyandan ziyade, artık sarsılmaz bir karara dönüşür.
Gitmek, çoğu zaman bir kaçış olarak nitelendirilse de aslında en büyük varış eylemidir. İnsanın kendini değersiz hissettiği o dar koridorlardan, o boğucu iklimlerden çıkıp kendi ferahlığına yürümesidir. Mantık konuşmaya başladığında, kalp artık boş vaatlerle kandırılamaz hale gelir. Hak edilmeyen bir muamelenin içinde kalmak, ruhun kendi kendine ihanetidir. Bu yüzden gitmek; kapıyı sertçe çarpmak değil, sessizce ve asaletle kendi merkezine dönmektir.
Hayat, nerede durduğumuzun ve o durduğumuz yeri ne kadar hak ettiğimizin bir toplamıdır. Üzüntü süresini tamamlamış bir ruh, artık zincirlerinden kurtulmuş demektir. O eşikten bir kez geçildiğinde, insan sadece o yıkıntıdan gitmeyi değil, bir daha asla kendine değer biçilmesine izin vermeyeceği o yeni ülkeye yerleşmeyi öğrenir.