Mehmet Sebih Altun
…
Çocukken gecelerden korkardım.
Karanlığın içinde görünmeyen şeyler olduğunu düşünürdüm. Annemin sesini duymak, evin içindeki bir ışığı görmek, bir odadan diğerine geçerken arkamdan gelen ayak seslerini işitmek yeterdi korkumu yenmeye.
Çocukluk işte…
İnsan, kendisini güvende hissettiren bir sesin dünyayı korumaya yettiğine inanıyor.
Sonra büyüyor.
Anlıyor ki karanlık yalnızca odalarda değilmiş. İnsanların sözlerinde, yarım kalan dostluklarda, tutulmayan vaatlerde, bekletilen umutlarda, bir türlü gelmeyen güzel haberlerde de karanlık varmış.
Büyümek, biraz da bunu öğrenmekmiş.
Her kapının ardında beklediğin mutluluk yok.
Her uzatılan el seni kaldırmak için uzanmıyor.
Her “yanındayım” diyen, en zor gününde yanında kalamıyor.
Ve her sevgi, ömürlük bir yuvaya dönüşmüyor.
Ama bütün bunlara rağmen insanın içinde bir şey yaşamaya devam ediyor: İnanma isteği.
Belki bir gün daha güzel olacak diye…
Belki bir kapı açılacak diye…
Belki yıllardır omuzlarında taşıdığı yük hafifleyecek, geceleri daha rahat uyuyacak, sabahları biraz daha umutla uyanacak diye…
İnsan, bütün yorgunluğuna rağmen yarına bir şey bırakmak istiyor.
Ben de öyle yaptım.
Seni kaybettikten sonra, önce geçmişin içinde yaşadım. Sonra geçmişi bugüne taşıdım. Ardından geleceği de o geçmişin gölgesine teslim ettim.
Bir şarkı çalıyordu, sen vardın.
Bir yağmur yağıyordu, sen vardın.
Bir akşam güneşi batıyordu, yine sen vardın.
Sanki hayat, seni hatırlatmak için gizli bir anlaşma yapmıştı bütün mevsimlerle.
Oysa hayatın suçu yoktu.
Ne yağmur bana seni hatırlatmak için yağıyordu ne de ay, benim acımı büyütmek için doğuyordu.
Dünya kendi yolunda ilerliyordu.
Yalnızca ben, olduğum yerde kalmıştım.
İşte insanın kendisine yaptığı en büyük haksızlık bazen budur: Bir başkasının gidişini kendi hayatının sonu sanmak.
Oysa biz, sevdiğimiz insanlardan önce de vardık.
Bir adımız, bir çocukluğumuz, hayallerimiz, korkularımız, yürümek istediğimiz yollarımız vardı. Bir gün biri geldi ve hayatımıza dokundu. Sonra belki gitti. Ama bizim bütün varlığımızın yalnızca o dokunuştan ibaret olmadığını hatırlamamız gerekiyor.
Bunu anlamak kolay değil.
Çünkü kalp, mantığın bildiği gerçeği hemen kabul etmiyor.
Aklın, “Bitti,” dediği yerde kalp hâlâ bir ses bekliyor.
Aklın, “Yoluna devam et,” dediği yerde kalp eski bir kapının önünde duruyor.
Aklın, “Geçmiş geçti,” dediği yerde kalp bir fotoğrafın kenarında saklı kalmış gülüşe dokunuyor.
İnsan kendi içinde ikiye bölünüyor.
Bir yanı gitmek istiyor.
Diğer yanı son bir kez dönüp bakmak.
Ben de çok döndüm.
Ama her dönüşümde aynı yerde buldum kendimi: Artık değişmiş bir geçmişin karşısında, geri getiremeyeceğim günlerin yasını tutarken…
Bir gün kendime sordum:
“Peki, bundan sonra ne olacak?”
Cevap hemen gelmedi.
Çünkü bazı soruların cevabı kelimelerle değil, yaşanarak bulunuyor.
Ben de yaşamaya devam ettim.
Eksik ama devam ettim.
Yorgun ama devam ettim.
Bazen bir hatıraya takılarak, bazen kendime kızarak, bazen hiçbir şey düşünmeden saatlerce gökyüzüne bakarak…
Ve yavaş yavaş öğrendim: İnsan her yarasını iyileştiremese de onunla yaşamayı öğrenebiliyor.
Bazı acılar silinmiyor.
Yalnızca insanın içinde daha sessiz bir yere taşınıyor.