

İlk gençlik günlerimde sevdiklerime en güzel hediyeyi hep ben vermek isterdim. Öğrencilik günlerimde de bu böyleydi. Benim sevgilim sınıfın en güzel kızı olmalıydı ve özel parti verdiğimiz günlerde de en güzel ve en ilginç hediyeyi ben vermek isterdim. Ama bunu çoğu kez başaramaz ne alacağımı bilemez bu yüzden çoğu kez saçma sapan hediyeler alırdım. Bu bazen çok eski çocukluk bir fotoğrafını ele geçirip onu verirdim. Bazen de kendisine yazdığım bir şiiri, annesini anlatan güzel sözler içeren sözlerden birkaç cümle yazıp hediye ederdim. Yıllar sonra şunu fark etmiştim; arkadaşların aldıkları tüm hediyeler unutulmuş, yok olmuş ama benim yazdığım birkaç satırlık şiirimi saklamış, hatta bir yıl çantasında saklı kalmış, bir yıl sonra onu çantasından çıkarıp, geçen yılda bunu vermiştin, diyerek gösterince o birkaç cümle bütün pahalı hediyelerden daha önemli olduğunu anlamıştım.
Bu tecrübemden sonra, bu yaşıma kadar hiç öyle pahalı hediye alıp kimseye vermedim. Eğer bir hediye vereceksem özel gününde mutlaka ya unutulmuş bir fotoğrafı ya da kendisiyle ilgili bir hatırayı yazıp vermek olmuştur.
Özel günlerinde dostlarımıza hediye vermenin tatlı bir mutluluğu vardır.
Hediyelerin en güzeli ve en anlamlısı, hediyeyi alanda taşıdığı anlamdır. Eğer verdiğimiz her ne ise onun gözünde anlamı yoksa hediyenin pahalı ya da ucuz olmasının da hiçbir etkisi yoktur. Hatta bu konuda atasözümüz bile vardı: çok veren maldan, az veren candan, gibi.
En güzel hediyenin başında hiç şüphesiz ki kitap gelir.
Çünkü bir kültür ve bilgi aktarımıdır kitap.
Kitabın dışında kalan her ne olursa olsun bir zaman sonra atılmaya mahkûmdur.
Çiçekler bile bir zaman sonra solmaktadır.
Bu anlamda uzun yıllarca saklanabilen ve hatırasını tatlı bir sevinçle yarınlara taşıyabilen tek şey kitap hediyesidir.
Çünkü kitap yazarıyla, okuruyla ve üçüncü kişilerle arada bir dostluk bağı kurar.
İmza günlerimde birçok defa karşılaştım, kitabımı imzalamak için ismini sorduğumda, bazıları utanarak, çekinerek, sanki çok çok gizli bir bilgiyi veriyormuş gibi, “sevgilime imzalayabilir misiniz?”, diye sorar.
“Elbette”, derim. “İmzalamaz mıyım? Bu kitap zaten bir sevgiliye yazıldı.”
Yüzüne baktığımda gözlerinin içinin güldüğünü görürüm.
Mutlu olduğu gülüşünden hemen belli olur.
Bende mutlu olurum o anlarda böylesi tatlı bir olaya vesile olabildiğim için.
Geçen gün, dostum, araştırmacı yazar Dr. Adnan Baycar’ı ofisine ziyaretine gittim. Bana kitaplığında bulunan bir kitap hediye etti. Kapak fotoğrafını kendi ajansı yapmış. “Savaş Çocukları Öksüzler ve Yetimler” adını taşıyor. Kitabı okumadan daha kapak fotoğrafına baktığınızda yetim çocukların acılarını, korkularını ve kaygılarını bakışlarından anlıyor ve içinizden sizi üşüten bir rüzgârın serinliğinde ürperiyorsunuz.
Fotoğrafa bakarken şimdi o çocukların nerede olduğunu düşünüyor ve bir yanıt bulamıyorsunuz. Hatta fotoğrafı çekenin kim olduğunu da..
O çocuklar nerede olabilirler ki?
Nasıl bir yaşamları oldu?
Neler yaşadılar?
Kitabın arka kapağında şunlar yazılı: “21. yüzyıl savaş seslerinin eşliğinde tarihe ilk adımlarını attı. Son yirmi beş yılda Türkiye’de yaşanan iç terör 30 bin cana mal oldu. Şehitler verildi. Geride yetimler kaldı. Geride bıraktığımız 20. yüzyıl ise, iki dünya savaşının yanı sıra sürgünler, kıyımlar, felaketler görmüş ve milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine tanık olmuştu. Zamanı gelmeden sönen hayatlar. Öksüzlük ve yetimliği sınıflandırabiliriz: şehit yetimleri, deprem sonucu öksüz yetim kalan çocuklar, ekonomik sıkıntıların sosyal dokuyu çökertmesi sebebiyle veya alkol bağımlılığı gibi psiko sosyal sebeplerle çocuklarına bakamayan ailelerin çocukları, yani aileleri olmakla birlikte öksüz yetim durumunda kalan çocuklar, ölüm sonucu anne veya babalarını kaybeden çocuklar. Bu farklı durumlar, öksüz ve yetimlerin hem hukuksal hem sosyal konumlarına farklı kategoriler getiriyor. Hem toplumun bu çocukları algılayışı, hem çocukların kendilerini tanımlayışı farklı oluyor. Savaş çocukları- öksüzler ve yetimler kitabı, bize emanet kalan çocukların tarihini anlatıyor, öksüzlük ve yetimliği kültürümüzün nasıl algıladığını gösteriyor. Kazım Karabekir ve Celal Bayar arşivlerinin ilk defa yayınlanan fotoğraflarıyla bir sosyal tarih belgesi sunuyor.”
Sözlerimi kitabın sonunda yer alan bir türkünün sözleriyle bitiriyorum.
“Yarım İstanbul’u mesken mi tuttun aman?
Gördün güzelleri beni unuttun aman!
Beni evinize köle mi tuttun aman?
Gayri dayanacak özüm kalmadı aman!
Mektuba yazacak sözüm kalmadı aman!
Ağam sen gideli yedi yıl oldu aman!
Diktiğin fidanlar meyveye döndü aman!
Seninle gidenler sılaya döndü aman!
Yârimin giydiği ketenden gömlek aman!
Yokmuş dünyada öksüze gülmek aman!
Gurbet ellerinde kimsiz ölmek aman!”
Bizlere böylesi bir eseri kazandırdıkları için emeği geçen herkese teşekkür ve saygılarımla.
Son söz olarak, sevdiklerinize özel günlerinde çöp olacak güller yerine bir kitap hediye edin. Kitabın en sevdiğiniz cümlelerin altını çizin, duygularınızı yazın, onu ne düşündüğünü yazmasını isteyin. Emin olun bir insanı tanımanın en iyi yolu budur…
AŞK YAZARI MUSTAFA ÇİFCİ
(Aşk Yazarı Mustafa Çifci – 14.07.2004-)
SAVAŞ ÇOCUKLARI / ÖKSÜZLER VE YETİMLER
Editörler: Prof. Dr. Emine Gürsoy- Naskali/ Aylin Koç
ISBN 975- 97708-1-4/ Birinci baskı 2003
Kapak tasarım: Kırmızı Reklam/ Kapak Fotoğrafı: Celal Bayar Arşivi [14.07.2004]