

Hale Aşkın
Zaman, bir nehir gibi akıp gider. Bazen sessiz, bazen hırçın… Ama nehir, bir kez yatağından taşınca geri dönmez; geri dönse bile, aynı suyu taşımaz. Biz de öyle değil miyiz? Boş geçen saatler, telafisi olmayan bir akıntı gibi elimizden kayıp gider.
İnsan, zamanın boş geçtiğini çoğu zaman fark etmez. Bir bakar, günler, aylar birbirini kovalamış; yapılacaklar yapılmamış, söylenecek sözler söylenmemiş, gülünecek kahkahalar kahrolmuş… Sonra bir boşluk hissi gelir: Hem kendi içinde hem çevresinde bir eksiklik, bir ağırlık hissedilir. Eğer boş geçen zamanın telafisi olsaydı, belki de her pişmanlık bir ders yerine, bir anıya dönüşürdü. Belki de gecikmiş özürler, gecikmiş mutluluklar, verilmemiş selamlar yeniden yaşanabilirdi.
Ama telafi olmadan da öğrenir insan. Öğrenir ki zaman boşuna geçmez; boş gibi görünen anlar bile bir iz bırakır. Beklemek, kaybetmek, ertelemek; hepsi birer öğretmendir. Bazen insan anlar ki, boş geçen zaman, aslında farkına varamadığımız bir hazırlıktır; iç dünyamızı, sabrımızı, suskunluğumuzu büyüten bir bahçedir.
Telafi belki mümkün değildir. Ama farkındalık, telafinin en yakın akrabasıdır. Bugün, daha dolu yaşamak için bir bahanemiz olamaz. Boş geçen zamanın acısını, dolu geçen anlarımızla anlamlandırmabiliriz . Ve belki, bir gün geriye dönüp baktığımızda, “boş” sandığımız zamanın aslında bize en çok şey öğrettiğini görürüz.
Zamanın telafisi olmasa da, biz ona teşekkür edebiliriz. Çünkü her akıp giden saniye, bizi biz yapan anılardan biridir. Boş gibi görünen zaman, aslında dolu bir hikâyenin başlangıcıdır.
Ve belki de asıl telafi, geçmişi geri çağırmakta değil; şimdiye sahip çıkabilmektedir. Zaman bizden bir şey götürdüğünde değil, biz ondan vazgeçtiğimizde boş kalır.
Hale Aşkın