Telefon çalar. Ekranda tanıdık bir isim belirir.
“Nasılsın?”
“İyiyim, sen?”
Oysa biraz önce mutfak masasında oturmuş, aynı düşünceyi kaçıncı kez düşündüğümüzü hesaplamaya çalışmışızdır. Çay soğumuştur. Yapılacak işler bekliyordur. Birine anlatmak istediğimiz bir şey vardır ama konuşma başladığında ağzımızdan başka bir cevap çıkar.
İyiyim.
Bazen doğrudur bu cevap. Bazen de o an için söyleyebildiğimiz budur.
Çünkü insanın yaşadığını anlatabilmesi, önce kendi içinde ona bir isim bulmasını gerektirir. Üzgün müdür, kırgın mı? Yorulmuş mudur, yoksa uzun zamandır istemediği bir hayatın düzenini mi sürdürüyordur? Birine kızıyor mudur, kendisine mi?
Her duygumuz, sorulduğu anda açıklayabileceğimiz kadar belirgin olmaz.
Üstelik “Nasılsın?” sorusunun ardından ne kadar zamanımız olduğunu da tartarız. Karşımızdaki gerçekten dinlemek istiyor mu? Söyleyeceklerimiz ona ağır gelir mi? Konuşursak sözümüz yarıda kesilir mi? Daha ilk cümlede “Sen de çok düşünüyorsun” cevabını alır mıyız?
Bazen bütün bunları bir saniye içinde düşünüp “iyiyim” deriz.
Güçlü görünmenin takdir edildiği bir dünyada, zorlandığımızı söylemek kolay olmayabilir. İşini sürdüren, ailesiyle ilgilenen, sorumluluklarını yerine getiren insanın içinden geçenleri fark etmeyebiliriz. Hatta kendisi de günlük düzenini sürdürebildiği için yaşadıklarını küçümseyebilir.
“Sonuçta işime gidiyorum.”
“Benden daha zor durumda olanlar var.”
“Bunu da dert etmemeliyim.”
Oysa başkasının yükünün ağır olması, bizim taşıdığımızı hafifletmez. Kendi sıkıntımıza yer açmak için hayatımızdaki her şeyin bozulmasını beklememiz gerekmez.
Bir arkadaşımız karşımıza oturup yorulduğunu söylediğinde ona gösterebildiğimiz anlayışı kendimizden esirgeyebiliyoruz. Onun dinlenmesini makul bulurken kendi molamızı tembellik sayabiliyoruz. Onun kırgınlığını dinlerken kendi kırgınlığımız için “abartıyorum” diyebiliyoruz.
Belki de kendimize sormamız gereken sorulardan biri şu: Sevdiğim bir insan aynı şeyleri yaşasaydı, onunla nasıl konuşurdum?
Anlatmanın da bir güven meselesi olduğunu unutmamak gerekir.
İnsan her yerde, herkese açılmak zorunda değildir. Bazı konuşmalar için doğru kişiyi ve uygun zamanı beklemek isteriz. Özelimizi korumak hakkımızdır.
Fakat susmayı seçmekle, konuşabileceğimiz kimsenin olmadığını hissetmek arasında önemli bir fark vardır.
Birincisinde karar bize aittir. İkincisinde ise anlatma isteğimiz olduğu hâlde geri çekiliriz. Belki daha önce küçümsenmişizdir. Belki bir sırrımız paylaşılmıştır. Belki de her konuşmamız, karşımızdakinin kendi hikâyesine dönmüştür.
Böyle zamanlarda bir romanın sayfasında duraklayabiliriz. Bir karakter, bizim söyleyemediğimiz bir cümleyi söyler. Altını çizeriz. Kitabı kapatmadan önce bir kez daha okuruz.
Edebiyatın bana düşündürücü gelen taraflarından biri de budur: Bazen kendimize söylemekten çekindiğimiz bir şeyi, bir başkasının cümlesinde duyabiliriz.
Sonra belki o cümleyi yanımıza alıp kendi hayatımıza döneriz.
Peki, biri bize gerçekten nasıl olduğumuzu anlattığında ne yapıyoruz?
Hemen bir çözüm mü arıyoruz? Kendi yaşadıklarımızdan örnekler mi veriyoruz? Sözü daha olumlu bir yere taşımaya mı çalışıyoruz?
İyi niyetle söylediğimiz “Boş ver” sözü bile, bazen konuşmayı erkenden bitirebilir. Çünkü karşımızdaki henüz neye üzüldüğünü anlatamamıştır.
Biraz bekleyebiliriz.
“En çok hangi kısmı seni zorluyor?” diye sorabiliriz.
Ya da “Dinlememi mi istersin, birlikte ne yapabileceğimizi düşünmemizi mi?” diyebiliriz.
Her konuşmanın sonunda bir karar çıkması gerekmez. Bazen bir insanı dinledikten sonra onun hakkında daha az varsayımda bulunmaya başlarız. Bu bile ilişkide bir şeyi değiştirir.
Kendimizi anlatmaya başlamak için de bütün hikâyeyi bir defada söylememiz gerekmez.
“Bugün biraz zorlanıyorum.”
“Bunun hakkında konuşmak istiyorum ama nereden başlayacağımı bilmiyorum.”
“Şu an ayrıntıya giremiyorum, sonra konuşabilir miyiz?”
Bu cümleler bize hem açıklık hem sınır sağlar. Ne hissettiğimizi kusursuz biçimde tarif etmeden de bir konuşmanın kapısını aralayabiliriz.
Bu köşedeki ilk yazımda o kapının önünde durmak istedim. Burada insan ilişkilerini, kaygılarımızı, kırgınlıklarımızı ve kendimize nasıl davrandığımızı birlikte düşünmek istiyorum. Gündelik hayatın içinde çabucak geçip gittiğimiz anlara biraz daha dikkatle bakarak.
Bir dahaki sefere sevdiğimiz birine “Nasılsın?” dediğimizde, cevabını dinleyecek kadar vaktimiz olsun.
Soru bize sorulduğunda ise alıştığımız cevabı vermeden önce bir an duralım:
Bugün gerçekten nasılım?
Mehmet ULUBEY