“Bazen en büyük hakikat, en küçük kanatların çıkardığı seste saklıdır.”
Dünyanın tarihi çoğu zaman güçlülerin kalemiyle yazıldı. Krallar konuştu, imparatorlar emirler verdi, ordular yürüdü, saraylar yükseldi. Tarih kitapları onların zaferlerini sayfalarına taşıdı. Oysa aynı tarihin dipnotlarında, adı hiç anılmayan milyonlarca insan sessizce yaşadı, mücadele etti ve unutuldu.
İnsanlık zamanla garip bir ölçü geliştirdi. Büyük olanı değerli, küçük olanı önemsiz saydı. Yüksek sesle konuşanı haklı, sessiz kalanı zayıf sandı. Oysa hayat, çoğu zaman bunun tam tersini fısıldıyordu.
Bir gün kendi kendime sordum:
Dünyanın en çok nefret edilen canlısı hangisidir?
Aslan mı?
Yılan mı?
Kurt mu?
Belki de küçücük bir sivrisinek…
Kimse onu sevmez. Kimse onu görmek istemez. Herkes onu yok etmeye çalışır. Fakat bütün bu nefrete rağmen yaşamaktan vazgeçmez.
İşte tam da burada insanlık için büyük bir ders saklıdır.
Çünkü mesele sivrisinek değildir.
Mesele, küçüğün büyük karşısındaki varlığıdır.
Ancak benim anlattığım sivrisinek sıradan bir sivrisinek değildir.
O…
Topaldır.
Kanatları vardır ama kusursuz değildir. Uçabilir; fakat herkes kadar hızlı değildir. Rüzgâr onu daha çok savurur, hayat onu daha fazla yorar.
Yine de yaşamaktan vazgeçmez.
İşte bu yüzden onun hikâyesi, aslında bütün insanlığın hikâyesidir.
Topallık bazen ayaktadır.
Bazen düşüncede…
Bazen vicdanda…
Bazen adalette…
Bazen de insanlığın ta kendisinde…
Bugün dünya, yürüyebilen insanların yönettiği; fakat vicdanı topal kalmış düzenlerle doludur.
Teknoloji büyüdü.
Şehirler büyüdü.
Ekonomi büyüdü.
Silahlar büyüdü.
Ama insan aynı hızla büyümedi.
Merhamet büyümedi.
Vicdan büyümedi.
Adalet büyümedi.
İnsanlık büyümedi.
Belki de çağımızın en büyük sakatlığı tam da budur.
Topal sivrisinek bunu herkesten önce fark etti.
Çünkü dışlananlar gerçeği herkesten önce görür.
Acıyı yaşayan, başkasının acısını daha derinden hisseder.
Aç kalan ekmeğin kıymetini bilir.
Yalnız kalan bir selamın değerini bilir.
Hor görülen ise bir tebessümün ne kadar büyük bir iyilik olduğunu anlar.
Bu yüzden dünyanın en güçlü filozofları her zaman üniversitelerde değildir; bazen hayatın kıyısında yaşayan insanlardır.
Çünkü hayat, en ağır derslerini kürsülerde değil, sokaklarda verir.
Topal sivrisinek hiçbir zaman dünyayı ele geçirmek istemedi.
Bir krallık kurmak istemedi.
Başkalarının kanı üzerinden güç sahibi olmayı hedeflemedi.
O yalnızca yaşamak istedi.
Fakat garip olan şuydu:
İnsan, yaşamak isteyen her canlıdan korkuyordu.
Çünkü korkunun en büyük kaynağı güç değildir.
Vicdansızlıktır.
Vicdanını kaybeden insan, en küçük sesten bile rahatsız olur.
Bazen bir sivrisineğin vızıltısı, yıllardır susturulan hakikatin sesine dönüşebilir.
Topal sivrisinek aynaya baktığında kusurlarını görüyordu.
İnsan ise çoğu zaman aynaya baktığında yalnızca kendisini beğeniyordu.
İşte aramızdaki en büyük fark buydu.
Kusurunu bilen gelişir.
Kendisini kusursuz sanan ise yavaş yavaş çürür.
Bugün toplumların yaşadığı en büyük kriz ekonomi değildir.
Siyaset değildir.
Teknoloji değildir.
Asıl kriz…
Kibir krizidir.
İnsan, kendisini yaratılışın merkezi sandığı gün, yıkılışının da temelini atmıştır.
Topal sivrisinek hiçbir zaman güçlü değildi.
Ama haklıydı.
Çünkü haklı olmak için büyük olmaya gerek yoktur.
Bir çocuğun gözyaşı, milyonlarca nutuktan daha güçlü olabilir.
Bir annenin sessiz bekleyişi, en yüksek kürsülerden yapılan konuşmalardan daha etkileyici olabilir.
Bir yaşlının duası, en büyük servetlerden daha kıymetlidir.
İnsan bunları unuttuğu gün, medeniyet yalnızca beton yığınlarından ibaret kalır.
Dünyayı değiştirenler her zaman kalabalıklar olmadı.
Bazen tek bir vicdan…
Tek bir söz…
Tek bir kalem…
Tek bir itiraz…
Yüzyılların yönünü değiştirdi.
Bu yüzden hiçbir sesi küçümsememek gerekir.
Çünkü tarih, bazen en büyük değişimleri en küçük cümlelerle başlatır.
Topal sivrisinek de işte böyle bir cümledir.
O, küçüklüğün değil; direnişin adıdır.
Eksikliğin değil; umudun sembolüdür.
Ve belki de insanlığa şu soruyu yöneltmektedir:
“Kanatlarım eksik olabilir; ama vicdanım sağlamdır. Şimdi söyleyin… Gerçekten hangimizin topal olduğuna karar verebildiniz mi?”
…
Mehmet Sebih Altun