
Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir söyleşide, sahnedeki sunucuyu izlerken dikkatimin ilk olarak görünümüne kaydığını fark ettim. Belki mesleki bir alışkanlık, belki de sadece bir gözlem… Üzerindeki parçalar ve genel hali, alıştığımız o özenli sahne duruşundan oldukça uzaktı.
İlk anda bunu sorguladım. Çünkü insan, böyle bir ortam için günler öncesinden hazırlanır diye düşünür. Sahneye çıkmak, yalnızca konuşmak değil; aynı zamanda bir duruş sergilemektir.
Ama sonra kendime şu soruyu sordum:
Her zaman “hazır” görünmek zorunda mıyız, yoksa kendimiz gibi olmak yeterli mi?
İşte tam da burada, şıklık ve rahatlık arasındaki o ince denge devreye giriyor.
Giyinmek elbette bir zevk meselesidir. İnsan, içinde rahat hissettiği parçaları seçmeli, kendinden uzaklaşmamalıdır. Ancak bir yandan da bulunduğumuz ortamın bir dili, bir beklentisi vardır. Bu beklentiye küçük bir özen göstermek, aslında kendimizden ödün vermek değil; bulunduğumuz ana saygı duymaktır.
Nasıl ki bir iş görüşmesine pijama ve terlikle gitmeyi düşünmüyorsak, bazı anların da kendine ait bir ciddiyeti olduğunu kabul etmek gerekir. Bu, kurallara körü körüne uymak değil; durumu doğru okumaktır.
Belki de mesele şu:
Kendimiz olarak kalırken, bulunduğumuz ortama ne kadar eşlik edebiliyoruz?
Çünkü gerçek şıklık, ne tamamen başkalarına göre şekillenmekte ne de tüm beklentileri yok saymaktadır. Asıl şıklık, insanın kendisiyle uyum içinde kalırken, bulunduğu anın ruhuna da saygı gösterebilmesidir.
Sona İnak