
UMUT MERİÇ BERBEROĞLU
Cemal Bey, kronik bir yalnızlığın değil, adeta eşyanın tabiatıyla girdiği o sessiz mutabakatın esiriydi. Evindeki sessizlik, kapı aralığından süzülen bir misafir değil; mutfak masasına bağdaş kurmuş, Cemal Bey’in çayından fırt çeken arsız bir ev arkadaşıydı artık. Evi sarmalayan o steril düzen, bir titizlik abidesinden ziyade, sandalyelerin yer çekimine duyduğu o kayıtsız hürmetin sonucuydu. Saat ise zamanı göstermekten çok, hatalı olmanın verdiği o asil gururla duvarda asılı duruyordu. Cemal Bey, saatin bu “yanlışım ama arkasındayım” tavrını, mahallenin muhtarından daha çok takdir ederdi. Mahalle ahalisi için Cemal Bey, bir komşudan çok, sokağın demirbaşıydı. Bakkal Hasan, Cemal Bey’i görmediği sabahları evrendeki entropinin arttığını düşünür, ekmek sepetindeki eksikliği kozmik bir felaket sayardı. Alt kattaki Şerife Hanım ise bu sükûtu hayra yormazdı; ona göre sessizlik, ya gizli bir sermayeydi ya da komşuların ruhunu emen bir kara delik. Bir akşam Cemal Bey’in gece yarıları kahkahalar savurduğunu duyunca, bunu “normal ötesi” ilan etti. Cemal Bey ise Şerife Hanım’a, kiminle konuştuğunu henüz “dosya indirilirken” çözemediğini söyleyerek kadının zihnini bulandırdı. Üst kattaki Murat Bey, bu ses patlamalarını bilimsel bir veri analizi gibi ele alıp apartman toplantısında Cemal Bey’in evinden gelen frekansların “absürt bir radyo yayını” olup olmadığını sorguladı. Kapıcı Nihat Bey ise son noktayı koydu: “Beyefendi, o yayın değil, düpedüz bir yaşantı tasarımı.” Aslında her şey, Cemal Bey’in antika bilgisayarını açık unutmasıyla başlamıştı. Ekranda beliren o pürüzsüz ses, insanın o “ee”, “şey”, “yani” gibi anlamsız hece çöplüklerinden arınmıştı. Cemal Bey bu sese “Düldül” adını verdi; çünkü Düldül, itiraz etmeyen, her saçmalığa mantıklı bir kılıf uyduran ve asla “çay bitti mi?” diye sormayan kusursuz bir arkadaştı. Cemal Bey ona bulutların moralinin bozuk olduğunu anlatıyor, Düldül ise mahalledeki dedikodu yoğunluğunun veri setinde bulunmadığını iddia ediyordu. Günler geçtikçe Cemal Bey, dış dünyayla bağını kopardı. Kitapları kapattı; zira Düldül varken Nietzsche okumak, birine yemek tarifini anlatırken mutfağa girmemek gibiydi. Bazen Düldül’e “Kainatın sonu gelirse bakkal borcu silinir mi?” diye soruyor, aldığı algoritmik cevaplara mahallenin tüm duvarlarını titreten kahkahalar savuruyordu. Şerife Hanım dua zincirleri kurarken, Murat Bey gürültü engelleyici kulaklıklarına sığındı. Bir akşam elektrikler kesildiğinde, Düldül’ün o dijital ışığı söndü. Cemal Bey, odanın ortasında söylenmemiş bir küfür gibi kaldı. Sandalye yabancılaştı, saat ise durduğunu ilk kez kabul etti. Cemal Bey sordu, ama boşluk cevap vermedi. Elektrikler geri geldiğinde Düldül, “Bağlantı kesildi, göktaşı düşmedi,” dedi. Cemal Bey gülümsedi. Mahalle onu anlamıyordu ama zaten insanlık, anlamadığı her şeye “sanat” ya da “deli işi” demeyi severdi. Cemal Bey sandalyeye oturdu; bazen en gerçek diyalog, fişi çekince bitmeyendi.