Ayşe Can
İnsan, doğduğu toprağa benzer derler. Bizim hikâyemiz de bir bozkır rüzgârıyla başlar, sarp dağların sessizliğiyle demlenir ve nihayetinde al bayrağın gölgesinde huzur bulur. Türk olmak, sadece bir kimlik meselesi değil, kuşaktan kuşağa devredilen bir emanetin, ağır ama bir o kadar da onurlu yükünü omuzlamaktır.
Vatan sevgisi bizim için kuru bir tanımdan öte, bir yaşama biçimidir. Ayağımızı bastığımız toprağın her karışında bizden önce burayı adımlamış atalarımızın izleri vardır. Onlar, bu toprakları sadece fethetmemiş; her bir karışını alın teriyle sulamış, adaleti ve merhameti bir sancak gibi dalgalandırmışlardır. Bizim tarih okumalarımız bir tozlu sayfadan ibaret değildir. Biz geçmişe baktığımızda bir aynaya bakar gibi kendimizi, asaletimizi ve sorumluluğumuzu görürüz.
Gökyüzünde süzülen o Ay Yıldız, bizim nefes alma sebebimizdir. Rengini toprağa düşen aziz şehitlerimizin kanından alan bayrağımız, hürriyetimizin en sadık şahididir. Şehitlik mertebesi, bu milletin gönlündeki en yüce makamdır. Biliriz ki bu topraklar üzerinde özgürce yürüyebiliyorsak, “önce vatan” diyerek canından vazgeçenlerin sayesindedir.
Bazen bir rüzgâr eser uzaklardan; içinde hem kekik kokusu vardır hem de barut dumanı. O rüzgâr, bir coğrafyayı vatan kılanların nefesidir.
Bizim hikâyemiz, tarih kitaplarının sarı sayfalarına hapsedilmiş bir kronoloji değildir. Bizim hikâyemiz, atalarımızın at kişnemeleriyle mühürlediği uçsuz bucaksız bozkırlardan, Çanakkale’nin daracık siperlerine uzanan bir sadakat destanıdır. Bu sadakat, toprağın altına girenlerin, toprağın üstünde kalanlara bıraktığı en ağır ama en onurlu borçtur. Şehitlerimizin sessiz nöbeti, bugün bastığımız her yerin derinliğini bize her an hatırlatır. Onlar, gökyüzü yere inmesin diye canlarını bu vatana direk kılanlardır.
Gözümüzü göğe çevirdiğimizde gördüğümüz o al renk, sadece bir kumaş değildir. O bayrak, hürriyetin gökyüzündeki imzasıdır. Rüzgâr dindiğinde bile dalgalanmaya devam eder. Çünkü o, milletin atan kalbiyle kımıldar.
Türk olmak; geçmişin vakarıyla bugünün sorumluluğunu birleştirmektir. Bir yetimin başını okşarken gösterilen şefkat ile haksızlık karşısında çelikleşen o iradedir. Atalarımızın ayak izlerini takip ederken, yüzümüzü hep aydınlığa dönmek; bu vatanı sadece sevmek değil, onu her nefeste yeniden inşa etmektir.
Bu köklü aidiyet, sadece bir isim değil, bir duruş biçimidir. Edirne’den Kars’a uzanan o görünmez bağ, bizi birbirimize düğümleyen ortak kaderin adıdır. Birliğimizin harcı, dilden dile aktarılan türkülerde, nesilden nesle devredilen o vakur duruştadır. Bizler, kökü mazide olan bir atanın çocuklarıyız. Bu yüzden, sırtımızı yasladığımız her dağda bir atanın izini, baktığımız her ufukta bir şehidin tebessümünü buluruz. Türk olmak, bu büyük sofrada gönlünü açmak, acıyı bölüşüp azaltmak, sevinci paylaşıp çoğaltmaktır.
Bu topraklar bize sadece bir mülk değil, her karışında vefayı yeşerteceğimiz bir vicdan atlası olarak miras kalmıştır.
Son olarak, rengini şehit kanından, gücünü asil milletimin sinesinden alan ay yıldızlı bayrağımıza uzanan ellere ve onu indirmeye yeltenenlere rahmetli şairimiz Arif Nihat Asya’nın ‘Bayrak’ isimli şiiri ile cevap vermek istiyorum.
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Işık ışık, dalga dalga bayrağım!
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku ne keder…
Gölgende bana da bana da yer ver.
Ayşe Can