Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
11°C
İstanbul
11°C
Az Bulutlu
Cuma Çok Bulutlu
10°C
Cumartesi Çok Bulutlu
6°C
Pazar Hafif Yağmurlu
4°C
Pazartesi Hafif Yağmurlu
4°C

“Okumanın Yazıya Dönüşen Sessiz Mimarisi”

“Okumanın Yazıya Dönüşen Sessiz Mimarisi”
30 Kasım 2025 22:48
75
A+
A-

“Okumanın Yazıya Dönüşen Sessiz Mimarisi”

 [Yazan: Ayşe CAN]

İlk kez bir kitabın kapağını araladığım günü düşündüğümde, hafızamda hâlâ o tozlu, loş ışıklı kitapçı belirir. Rafların arasında dolaşırken elim, kimsenin fark etmediği bir köşede sessizce bekleyen ince bir kitaba uzanmıştı. Sararmış sayfaları hafifçe hışırdamış, sayfaların arasından, adını bilmediğim bir dünyanın rüzgârı yüzüme çarpmıştı. O an, bir metnin yalnızca kelimelerden ibaret olmadığını, insanı kendi sınırlarından alıp başka bir ufka taşıyan görünmez bir geçit olduğunu ilk kez hissetmiştim. O küçük kitap, zihnimde yazma arzusunun kıvılcımını yakan ilk ışık oldu. Sanki birisi “Sen de kendi kapılarını açabilirsin,” diye fısıldamıştı.

Zamanla anladım ki okuma, insanın sadece bilgisini genişleten bir eylem değil; ruhunu, kavrayışını, dilini ve düşüncesini dönüştüren bir yolculuktur. Kitapların sayfaları bir çeşit ayna gibidir. Kendimizi, başkalarını ve içinden geçtiğimiz dünyayı defalarca farklı açılardan görmemizi sağlarlar. Bir romanın derinliklerine indikçe, kimi zaman kendimizi hiç tanımadığımız bir karakterin gözlerinde bulur, kimi zaman da yıllardır adlandıramadığımız bir duygunun sesini duyabiliriz. Okumanın insana kattığı en büyük yetilerden biri, belki de empatiyi besleyen bu içsel dönüşümdür. Çünkü başka birinin zihninin içine girmek, onun kırılganlıklarını, öfkesini, korkularını ve umutlarını adım adım takip etmek, yazacağımız her karakterin dokusunu daha incelikli kılar.

Şiir ise bambaşka bir evren açar insana. Şairin elli kelimeyle anlattığını, çoğu zaman yüz sayfa açıklayamaz. Ritmin, imgelerin, boşlukların bile anlam taşıdığı o dünyada, kelimelerin aslında ne kadar ağır olduğunu öğreniriz. Bir dizede durup düşünmek, yazarken seçtiğimiz her kelimeye bir kez daha dikkat etmeyi öğretir. Dil, şiirin içinde ritim kazanır; ritim, yazının kalbine sızar.

Denemeler ve kuramsal metinler ise düşüncenin yol haritasıdır. Onları okuduğumuzda, zihnimizde bağlar kurmayı, soru sormayı, itiraz etmeyi, savunmayı, yapı kurmayı öğreniriz. Bir makalenin içerisindeki mantıksal örgü, yazarken de kendiliğinden belirir, cümlelerin ardındaki düşünce düzeni daha berrak hale gelir.

Zaman içinde okuduklarımın bendeki izlerini fark ettikçe, yazının okumanın doğal bir devamı olduğuna daha çok inandım. Mesela, Virginia Woolf’un bilinç akışıyla ördüğü romanlarını keşfettiğim dönemde yazdıklarımın ritmi tamamen değişmişti. Olayları anlatmakla yetinmiyor, karakterlerimin iç seslerini, zihinsel dalgalanmalarını, en küçük tereddütlerini bile kelimelerin dokusuna işlemeye çalışıyordum. Nazım Hikmet’in şiirleriyle geçen günlerde ise dilimin kıvraklaştığını, imgelerin düşüncelerimin üzerinde bir sis gibi dolaştığını fark ettim. Kelimeler adeta bir akışa kavuşmuş, cümleler ritmini yürürken bulmuştu.

Bu nedenle, “iyi yazmak için iyi okumak gerekir” sözü benim için bir klişe olmaktan çıktı ve bizzat deneyimlediğim bir gerçekliğe dönüştü. Yazmak, kelimelerin ham hâlini parmaklarımızla yoğurmak gibidir ama onları yoğurmayı öğrenmek için önce ustaların ellerine bakmak, onların izlerini sürmek gerekir. Bir şairin kelime seçimi, bir romancının sahne kurma biçimi, bir deneme yazarının düşünce örgüsü… Hepsi, yazarken kendi sesimizi bulmamıza katkı sunar. Çünkü okunan her metin, insanın iç sesine bir ton, bir renk, bir kıvrım ekler. Bu bir taklit değil, bir dönüşümdür. Okurken aldığımız her nefes, yazarken kelimeye dönüşür.

Farklı dönemlerin, kültürlerin, coğrafyaların metinlerine yönelmek de yazı için büyük bir zenginlik sağlar. Eski bir metnin ağır dili, modern bir romanın hızlı temposu, uzak bir ülkenin masalı… Hepsi, zihnin sınırlarını esnetir. Bir romanın ritmiyle bir denemenin düşünsel yapısı birleştiğinde, ortaya bambaşka bir anlatı çıkabilir. Bazen bir şiirdeki bir imge, hiç ummadığım bir anda bir hikâyenin ilk cümlesini fısıldar. Bazen de okuduğum bir kuram kitabı, zihnimde bir karakterin davranışlarını anlamama yol açar.

Okuma sürecinin en büyülü yanı ise, yazıya dönüşümünün hiçbir zaman tekdüze olmamasıdır. Yani, okuduğumuz bir metin biz fark etmeden zihnimizde kök salar; bazen yıllar sonra hiç beklemediğimiz bir anda filiz verir. Bir kitabı okurken önemsemediğimiz bir detay, başka bir yazı sırasında zihne geri döner ve bir cümlenin yönünü değiştirir. Bu yüzden okuma, yazının gizli mimarıdır. Sessiz, görünmez ama her zaman oradadır.

Yazarken elimizin altındaki kelimelerin doluluğu, zihnimizde dolaşan imgelerin gücü, düşüncemizin berraklığı çoğu zaman okuma birikimimizin bir sonucudur. İnsan okudukça iç dünyası derinleşir, derinlik yazının satır aralarına sızar. Bir kitabın içinde kaybolmak, dünyayı farklı bir gözle yeniden görebilmektir. Bu değişim, yazıya doğal bir şekilde akar; çünkü yazmak, insanın okuduklarıyla kurduğu içsel ilişkinin bir yansımasından başka bir şey değildir.

Elbette herkesin okuma ve yazma arasındaki bağı farklıdır. Bazı yazarlar, çok fazla okumaktan kendi seslerinin boğulduğunu hisseder, bazıları ise okudukça özgürleştiğini söyler. Benim kendi yolculuğumda okuma, hiçbir zaman bir yük ya da taklit baskısı yaratmadı. Aksine, her kitap içimdeki sesi biraz daha netleştirdi. Yazdığım her satırın ardında, çocukluğumdan beri biriktirdiğim yüzlerce kitabın sessiz yankısı vardır. Kimi zaman bir karakterin davranışında, kimi zaman bir betimlemenin ritminde, kimi zaman da bir düşüncenin kıvrımında kendini belli eder bu yankı.

Benim için “okuma”, yalnızca yazının zemini değil; aynı zamanda bir yazarın iç dünyasını besleyen hayal laboratuvardır. Yazmak ise bu laboratuvardan çıkan fikirlerin, duyguların ve imgelerin dünyaya açılmasıdır. Bir kitap sayfasını çevirdiğimde hissettiğim heyecan, yıllar sonra yazarken hâlâ parmak uçlarımda dolaşıyor. Kelimelerle kurulan her yeni cümlede, okuduğum yüzlerce kitaptan sızan görünmez ışıklar var.

Okuma, yazının sessiz ustasıdır. Biz yazarken, aslında okuduğumuz metinlerin bize bıraktığı gölgelerle, seslerle, izlerle konuşuruz. Ve her yeni satır, bir zamanlar çevirdiğimiz bir sayfanın yankısını taşır içinde. Bir yazarın kaleminden dökülen her cümle, geçmişte okuduğu binlerce kelimenin derinlerde saklı bir anısıdır.

Yorumlar

  1. Ayşe Can dedi ki:

    Instagram: @biraz_ayse (Ayşe Can)
    Twitter: @enacayibindenn (Ayşe Can)
    Facebook: Ayşe Can