Edebiyatın ve araştırmanın içerisindeyken kelamın sıhhatine talip olmayı, metinlerin görünmeyen kalbini keşfetmeyi ve kalemin namusunu her şeyin üstünde tutmayı bir yaşam felsefesi haline getirenler vardır. Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Edirne’den Bursa’ya uzanan kültür köprülerinden araştırmacı gazetecilik yazılarına, kelimelerin yükünü omuzlayan o dervişane ciddiyetinden Ağustos 2024’te yayımlanan “Çizgi” adlı asil eserine kadar, edebiyat alanındaki birikimini hasbi bir zanaatla paylaşan yazar ve editör Ayşe Ayan ile derin bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Ayşe Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece kaleminden dökülen kelimelerle değil; metinlerin ruhunu dinlemeyi öğrenen bir editör, hakikatin peşinde yürüyen araştırmacı bir yazar ve edebiyat alanındaki birikimini yazı dersleriyle aktaran kavi bir muallim olarak burada ağırlamak büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o satır aralarında saklı duran asil sinenizi tanıyarak başlayalım: Ayşe Ayan kimdir? Hayatını hangi mukaddesat üzerine inşa etmiştir?
Uzun yıllar özel sektörde koordinatör olarak görev aldım. Yoğun, insanı kendine yabancılaştıran bir iş temposunun içindeydim. Ama bütün bu düzenin ortasında yazmak, hep bir sığınak, hayatımın denge unsuru oldu.
İş hayatı bana sistem kurmayı, edebiyat ise gözlemleri anlamlandırmayı öğretti. Bugün yalnızca yazar ve editör kimliğimle yoluma devam ediyorum. Hayatımı ve zamanımı bütünüyle kelimelere ayırıyorum. Yazmak benim için tercihten ziyade kaçınılmaz bir ihtiyaç.
Duygular susarak anlatılmaz, konuşarak ve yazılarak netlik kazanır. Günlük hayatta gösterişten uzak, sade ve gelişim odaklı bir yaşama tercih ediyorum. Seyahat etmek, yeni şehirlerin ruhunu hissetmek, farklı insanların hikâyelerine tanıklık etmek beni besliyor.
Kelamın zembereğini kuran o asil cümlenizde, “Yazmak benim için bir ihtiyaç oldu, çünkü bazı düşünceler yalnızca kalemde tamamlanıyor” diyorsunuz. Zihninizdeki o ham düşüncelerin kalemin ucunda bir mizanpaj nizamına bürünmesi ve ruhumuzda açılan yaraların cümlelerle iyileşmesi, sizin yazarlık yolculuğunuzda nasıl bir uyanışın kapısını araladı?
Yazmak, yalnızca düşünceleri kâğıda aktarmak değil; insanın kendisiyle yaptığı en dürüst yüzleşmelerden biridir. Zihnimde dolaşan birçok düşünce, duygu ve sorgulama ancak kalemin ucuna değdiğinde gerçek anlamını buluyor. Bir acı, sevinç, bazen de cevabını aradığım bir soru, yazı aracılığıyla kendi yerini ve sesini buluyor.
Yazarlık yolculuğumdaki en büyük uyanış, yazının yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda kendimi tanımanın, hayatı anlamlandırmanın ve insan ruhunun derinliklerine ulaşmanın bir anahtarı olduğunu gördüm. Her metin, kendi iç dünyamda açılan yeni bir kapı; her cümle hem geçmişle hem de gelecekle kurduğum güçlü bir köprü oldu. Yazmak benim için bir tercih değil, düşüncenin olgunlaştığı, duygunun nefes aldığı ve ruhun kendini yeniden inşa ettiği vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.
Yıllar içinde yalnızca yazan biri olarak kalmayıp, “metinlerin ruhunu dinlemeyi öğrenen bir editör” olduğunuzu ifade ediyorsunuz. Bugünün piyasasında editörlük alelade bir imla kontrolü gibi sığlaştırılmak istenirken; bir metnin görünmeyen kalbini keşfetmek, kelimelerin yükünü ve o derin sessizliklerin anlamını omuzlamak bir zanaatkâr için neyi ifade eder?
Editörlüğü hiçbir zaman yalnızca dil bilgisi hatalarını düzeltmek, cümleleri teknik bir denetimden geçirmek olarak görmedim. Editörlük, bir metnin görünmeyen nabzını tutabilme sanatıdır. Her metnin kelimelerden daha fazlasını taşıdığına inanırım; satır aralarında saklanan tereddütleri, eksik bırakılmış duyguları, yazarın farkında olmadan metne bıraktığı izleri dinlemek gerekir.
En önemli şey, metinlerin de insanlar gibi bir ruhu olduğudur. Bir cümledeki fazlalığı silerken, onun neden orada durduğunu da anlamak gerekir. Editörlüğü tamirat işi değil, zanaatkârlık olarak görüyorum. Metnin özüne zarar vermeden onu kendi hakikatine biraz daha yaklaştırmak, yazarın sesini bastırmadan daha berrak duyulur hâle getirmek, işin en kıymetli tarafıdır.
Editör metnin sahibi değildir; fakat onun yol arkadaşıdır. En kıymetli emek, görünmeden verilen emektir.
Tarih, edebiyat, toplum, siyaset ve insan psikolojisi üzerine yaptığınız kavi okumaların size dünyayı değil, “önce insanı anlamayı” öğrettiğini söylüyorsunuz. Korkuları, tutkuları, zaafları ve umutlarıyla “insanı” merkeze alan bir yazar olarak, bugünün gürültülü dünyasında edebiyatın o safi ve iyileştirici gücüne her zamankinden daha çok mu muhtacız?
Evet, bugün edebiyatın iyileştirici gücüne her zamankinden daha fazla muhtacız, çünkü çağımız bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, fakat insanı anlamanın zorlaştığı bir çağ hâline geldi.
Her gün sayısız habere, fikre ve görüntüye maruz kalıyoruz; ancak bütün bu kaosun içinde kendi sesimizi, hakikatimizi duymakta zorlanıyoruz. Edebiyat, insana dış dünyayı değil, önce kendi iç dünyasını gösteren bir aynadır. Bir romanın satırlarında kendi korkularımızla, bir şiirin mısralarında bastırdığımız duygularla, bir hikâyenin kahramanında ise kendimizle karşılaşabiliyoruz.
Tarih, siyaset, toplum ve psikoloji üzerine yaptığım okumalar her konuda beni biraz daha zenginleştiriyor. İnsan değişen şartlara rağmen özünde aynı soruların peşindedir. Sevilmek ister anlaşılmak ister korkularını yenmek ve hayatına anlam katmak ister. Edebiyat insanı yargılamadan dinler, onu kalıplara hapsetmeden anlatır. Edebiyat, merhamet ve farkındalık mektebidir.
Bugünün hız çağında insanlar birbirlerini dinlemeye vakit bulamazken, iyi bir kitap bize durmayı, düşünmeyi ve yeniden insan kalabilmeyi hatırlatır. Ben edebiyatın en büyük gücünün de burada yattığına inanıyorum: Yaraları inkâr etmeden onları görünür kılması, yalnızlıklarımızı çoğaltmadan paylaşılabilir hâle getirmesi ve insanı insana yeniden yaklaştırması.
Evet; gürültünün arttığı, kalabalıkların çoğaldığı ama insanın giderek yalnızlaştığı çağımızda, edebiyatın safi ve iyileştirici nefesine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Başarıların ya da unvanların değil; merak etmekten vazgeçmeyen o asil yanınızın ve kalabalıkların alkışından çok “vicdanınızın sesine kulak vermenizin” sizi siz yaptığını vurguluyorsunuz. Edebiyat meydanında popüler rüzgarlara kapılmadan, sadece hakikatin peşinde ve vicdan nizamıyla yürümek, bir yazara nasıl bir hasbi özgürlük kazandırır?
İnsanı büyüten şey unvanlar, ödüller ya da alkışlar değildir; öğrenmeye ve anlamaya duyduğu bitmeyen meraktır, çünkü merak, insanın zihnini diri tutarken, vicdan da istikametini belirler.
Edebiyatta popüler olanın peşinden gitmek geçici bir görünürlük sağlayabilir; ancak hakikatin izini sürmek ve vicdanın sesine sadık kalmak, yazara çok daha kıymetli bir şey kazandırır: İç huzuru ve fikrî bağımsızlığı.
Yazarlar kalabalıkların beklentilerine göre değil de inandığı doğrulara göre yazabildiğinde, kelimeleri bir gösteri aracından ziyade, hakikat arayışına dönüşür. Bu da onu modaların, dönemsel övgülerin ve geçici beğenilerin esaretinden kurtarır.
Hasbi özgürlük; insanın yazdıklarıyla alkış toplamak için değil, kendine ve vicdanına karşı dürüst kalabilmek için kalem oynatmasıdır.
Türkiye Haber Kanalı ve Kızılgöz Haber gibi kavi mecralarda çoğunlukla “araştırmalarınıza dayanan” yazılar kaleme alıyorsunuz. Araştırmacı gazeteciliğin getirdiği o sert ve gerçekçi disiplin, edebiyat dergilerindeki öykülerinizde ve kitap incelemelerinizde kaleminizi nasıl besliyor? Gerçekler yazıldığında nasıl görünür hâle geliyor?
Araştırmacı gazetecilik, bana hakikatin izini sürmeyi öğretti. Bir olayın görünen yüzüyle yetinmemeyi, satır aralarını okumayı alışkanlık hâline getirdi. Haber çalışmalarımda belgeye, tanığa ve gerçeğe ulaşmaya çalışırken, edebiyatta da insan ruhunun derinliklerine inmeyi öğrendim.
Öykülerimde yalnızca kurguya değil, hayatın içinden süzülen sahici insan hikâyelerine yer veriyorum; kitap incelemelerimde ise metnin görünen yapısından çok, taşıdığı fikri ve ruhu anlamaya gayret ediyorum.
Gerçekler yazıldığında yalnızca görünür hâle gelmez; aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlar. Kalemin görevi gerçeği kuru bir bilgi olarak aktarmak değil, onu vicdanın süzgecinden geçirerek insanın idrakine ve yüreğine ulaştırmaktır. Araştırmacı gazeteciliğin disiplini ile edebiyatın derinliği birleştiğinde, hakikati anlamaya yönelik samimi bir arayış çıkar.
Araştırmacı gazeteciliğe, Türkiye Haber Kanalı Kurucusu, Ferdi Serttaş’ın teşvik ve yönlendirmesiyle başladım. Bu keyifli sohbet aracılığıyla, Ferdi Beye tekrar teşekkür ediyorum.
Gelelim takvimler Ağustos 2024 tarihini gösterdiğinde edebiyat dünyasına bıraktığınız o lekesiz ve ilk asil imzanıza: “Çizgi”. Bu ilk kitabınızın sinenizdeki sancısını, ortaya çıkış hikayesini ve okuyucuya çekmek istediğiniz o asil “Çizgi”nin ardındaki hakikati sizden dinleyebilir miyiz?
“Çizgi”; yıllardır zihnimde, vicdanımda ve kalbimde biriken düşüncelerin kelimelerle görünür hâle gelmiş şeklidir. Her insanın hayatında kendisini tanımlayan, sınırlarını belirleyen ve karakterini inşa eden bir çizgisi vardır. Sadece bir hikâye anlatmak değil, insanın kendi iç muhasebesini yapmasına vesile olacak sorular bırakmak istedim.
Yazım süreci zaman zaman sancılıydı; çünkü insan en çok kendi hakikatiyle yüzleşirken zorlanıyor. Kaleme aldığım her satırda samimiyetin, vicdanın ve insan olmanın müşterek değerlerini korumaya gayret ettim. Ağustos 2024’te okuyucuyla buluşan “Çizgi”, edebiyat yolculuğumdaki ilk imza olmasının yanı sıra hayata, insana ve hakikate dair duruşumu da temsil ediyor.
Kitabın adındaki o asil ‘çizgi’ ise; değişen zamanlara, savrulan fikirlere ve gelip geçici rüzgârlara rağmen insanın karakterinden, ahlâkından ve vicdanından taviz vermeden yürüyebilmesinin sembolüdür. Eğer okuyucu kitabın sayfaları arasında kendi hayatına dair küçük bir iz, sorgulama ya da fark ediş bulabiliyorsa, benim için “Çizgi” gerçek anlamda amacına ulaşmış demektir.
Hayat yolculuğunu bir yere varmak değil, “kendini, insanı ve hayatı anlamaya çalışırken geçirilen o hasbi zaman” olarak tanımlıyorsunuz. Satır Arası masamızdan, bağımsız bir editör ve yazar olarak geleceğe pürüzsüz eserler bırakmak isteyen genç kalemlere ve “Kelimelerin Sıhhati”ne gönül verenlere bırakacağınız nihai mesajınız ne olur?
Hayatın bana öğrettiği en mühim hakikatlerden biri, insan bir yere vardığında değil; anlamaya devam ettiği müddetçe yolculuğunu sürdürür.
Genç kalemlere tavsiyem, yalnızca yazmayı değil; okumayı, dinlemeyi, gözlemlemeyi ve anlamaya çalışmayı da bir hayat disiplini hâline getirmeleridir. Güçlü metinler, güçlü cümlelerden önce güçlü bir idrakten doğar. Popüler olmanın peşinden değil, hakikatin izinden yürüsünler. Alkışın geçici, vicdanın kalıcı olduğunu unutmasınlar.
Kelimelerin sıhhatine gönül verenler, her cümlenin sorumluluk taşıdığını bilmelidir. Zira kelimeler yalnızca düşünceleri değil, insanı da inşa eder. En büyük arzum; ardımda kusursuz eserler değil, samimiyetle yazılmış, insana dokunabilen ve yıllar sonra dahi bir gönülde karşılık bulabilecek metinler bırakabilmektir. Nihayetinde geriye kalan şey, ne kadar konuştuğumuz değil; insanlığa ne kadar hakikat, merhamet ve anlam bırakabildiğimizdir.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; kalemiyle düşüncelerini tamamlayan, metinlerin görünmeyen kalbini dinleyen o hasbi editörlük hassasiyetini ve araştırmacı yazar Ayşe Ayan’ın “Çizgi” üstü mizanpajını daha ‘Kelimelerin Sıhhati’ terazisinde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; ticarette, davada, yuvada, araştırmada ve her çetin imtihanda niyet safi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca… Sonrası Bahar.