Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
8°C
İstanbul
8°C
Az Bulutlu
Perşembe Az Bulutlu
12°C
Cuma Hafif Yağmurlu
9°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
6°C
Pazar Yağmurlu
5°C
Körburun
14 Ocak 2026 13:51
12
A+
A-

Körburun’un kapağını kapattığımda içimde tuhaf bir tortu kaldı. Hani bazı kitaplar vardır, bittiğinde sanki o evrenin kapısı yüzünüze sertçe kapanmış gibi hissedersiniz; Körburun öyle değil. Daha çok, sisli bir havada kıyıdan uzaklaşan bir vapurun güvertesindeymişim gibi hissettirdi. Ada yavaş yavaş gözden kayboluyor ama rüzgârı hala yüzümüze temas etmeye devam eder. Hikmet Hükümenoğlu, “Körburun” isimli eseriyle aslında bize sadece bir ada hikayesi anlatmıyor, o sapa ve hayali toprağın üzerinden koca bir ülkenin enkazını kaldırıyor.

​Dürüst olmam gerekirse, kitabın hacmi başta gözümü korkutmuştu. Altı yüz sayfalık bir yolculuk bu. Ama ilk sayfalardan itibaren o atmosferin içine öyle bir çekildim ki, bir noktadan sonra “Acaba Körburun gerçekten var mı?” diye haritaya bakma isteği uyandı içimde. Tabii ki yok. Ya da belki her yerde var. İstanbul’un hemen dibinde ama bir o kadar da dünyadan kopuk o hayali ada, aslında hepimizin bildiği, kaçmak istediği ama bir türlü terk edemediği o yerel hapishane.

​Roman 1960’lardan başlayıp 90’lara kadar uzanıyor. Üç kuşak. Sayısız karakter. Hikâye Seher’le, Niko’yla, Meral’le dallanıp budaklanırken bir şeyi fark ettim: Hükümenoğlu, Türkiye’nin o meşhur, sancılı yakın tarihini öyle bağıra çağıra anlatmıyor. Siyaset, adanın kıyılarına vuran ölü balıklar gibi giriyor anlatıya. Bir sabah uyanıyorsunuz ve hop, ihtilal olmuş. Ama adalı için ihtilal, radyodaki sesten ziyade, o gün fırından ekmek alıp alamayacağı demek. Bu bakış açısı bence çok insani ve bir o kadar da can yakıcı.

​Yazarın dili, çok temiz, ama öyle steril, yapay bir temizlikten bahsetmiyorum. Canlı bir dil bu. Bazı bölümlerde cümleler uzayıp gidiyor, adanın nemli havası gibi insanın üzerine yapışıyor. Sonra birden, sanki biri suratınıza bir kova soğuk su boşaltmış gibi kısa bir cümleyle sarsılıyorsunuz. Kesik kesik. Sert. Tıpkı hayat gibi. Bazı yerlerde Neriman Abla’nın o meşhur bedduaları yükseliyor, bazı yerlerde sessizlik her şeyi bastırıyor.

​Kitapta beni en çok etkileyen şey, karakterlerin “gri” olmasıydı. Yani, öyle pürüzsüz iyi ya da saf kötü kimse yok. Herkes biraz kusurlu, herkes biraz suçlu. En masum görünenin bile içinde bir parça çürüme var. Mesela Niko’nun o sessiz gidişleri, Seher’in bitmek bilmeyen bekleyişleri… İnsan bazen kızıyor onlara. “Neden böyle yapıyorsun?” diye bağırasım geldiği anlar oldu. Ama sonra durup düşündüm. Ben o adada, o baskıcı sessizliğin içinde doğsaydım, daha mı farklı olurdum? Sanmıyorum. Belki de hepimiz birer Körburun sakiniyiz de haberimiz yok.

​Yine de her şey kusursuz mu derseniz, bence değil. Kitabın bazı kısımlarında, özellikle ortalarına doğru, o kadar çok karakter ve olay örgüsü birbirine giriyor ki, “Kim kimin nesiydi?” diye sayfaları geri çevirdiğim oldu. Hükümenoğlu bazen okuru biraz fazla zorluyor, sanki o devasa yapbozun parçalarını birleştirmek bizim tek işimizmiş gibi davranıyor. Bir de bazı yan karakterler öylece silinip gidiyor. Sanki yazar onları bir noktada unutuvermiş ya da “Bu kadar sayfa yetti” demiş gibi bir hisse kapıldım. Ama bu da metnin bir parçası belki de. Hayat da böyle değil mi zaten? Bazı insanlar hayatımıza girer, bir fırtına koparır ve sonra hiçbir iz bırakmadan yok olup giderler.

​Neriman Abla karakterine ayrı bir parantez açmak lazım. O kadın gerçek olabilir mi? O kadar sahici ki. Aklı karışık olan o değil de sanki diğerleri gibi. Onun sahnelerinde dilin nasıl kıvraklık kazandığını görmek büyük keyif. Yazarın ustalığı tam da burada ortaya çıkıyor; iki sesli bir kadını, kemiğiyle etiyle karşınıza dikiveriyor.

​Körburun’u okurken “Biz neden hep aynı hataları yapıyoruz?” diye düşünmeden edemiyor insan. Kitapta 60’larda yapılan yanlışlar, 80’lerde başka bir kılıfla geri dönüyor. İnsanların hırsları, o küçük hesapları hiç değişmiyor. Adada deniz değişiyor, rüzgârın yönü değişiyor ama o köhne zihniyet bir türlü değişmiyor. Bu beni biraz umutsuzluğa sürüklemedi değil. Yine de edebiyatın görevi bizi teselli etmek değil, bize bizi göstermekse, Hükümenoğlu bunu fazlasıyla başarmış.

​Sonlara doğru hikâye öyle bir hızlanıyor ki, ilk sayfalardaki o yavaş, puslu atmosferin yerini bir hesaplaşma alıyor. Bazı sırlar açığa çıkıyor, bazıları ise sonsuza kadar toprağa gömülüyor. Kitabı bitirip masaya bıraktığımda, odamın içindeki havanın değiştiğini hissettim. Körburun, öyle bir çırpıda okunup geçilecek bir roman değil. Üzerine düşünmek, o sokaklarda hayali de olsa biraz yürümek gerekiyor.

​Eğer yakın tarihle, insan ruhunun o karanlık dehlizleriyle ve iyi kurgulanmış aile trajedileriyle aranız iyiyse bu kitabı kaçırmayın derim. Belki bazı yerlerde yorulursunuz, belki karakterlerin kararları sizi sinirlendirir ama emin olun, o adadan çıktığınızda aynı insan olmayacaksınız. Sahi, sizin adanız neresi?

​Yazıda belki ufak tefek anlatım bozuklukları yapmışımdır, kusura bakmayın ama Körburun da zaten kusurların, yarım kalmışlıkların ve o hiç geçmeyen sızının romanı. Bence bu haliyle daha dürüst bir sohbet oldu. Şimdi gidip bir çay koyacağım ve o adanın tozunu üzerimden silkelemeye çalışacağım. Ama biliyorum ki, Neriman Abla’nın bir bedduası gibi, bu hikâye bir süre daha peşimi bırakmayacak.

Ayşe Can

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.