Bir çocuğun dünyaya ilk bakışı, sandığımızdan daha derindir. Gözleri henüz harfleri tanımasa da anlam arar; seslerin, yüzlerin, gölgelerin ardındaki gizemi çözmeye çalışır. Çocuk dediğimiz varlık, aslında soruyla doğar. “Bu ne?”, “Neden?”, “Nasıl?” diye başlayan cümleleri, onun zihinsel serüveninin ayak sesleridir. Fakat bu seslerin yankı bulabilmesi için bir zemine ihtiyaç vardır yani kitaplara.
Kitap, çocuğun zihnine açılan ikinci bir penceredir. İlki yaşadığı çevreyse, ikincisi okuduklarıdır. Çevresi ona somut deneyimler sunar. Kitaplar ise bu deneyimleri çoğaltır, derinleştirir ve anlamlandırır. Masalların, öykülerin, şiirlerin arasında dolaşan bir çocuk, yalnızca kelimeleri değil, düşünmeyi, merak etmeyi ve sorgulamayı öğrenir. Çünkü her hikâye, görünmeyen bir soruyla başlar ve çoğu zaman yeni sorular bırakarak sona erer.
Çocuk gelişimi açısından bakıldığında, erken yaşta kitapla tanışan bireyin bilişsel esnekliği belirgin biçimde artar. Hikâye dinleyen ya da okuyan çocuk, olay örgüsünü takip ederken neden-sonuç ilişkileri kurar. Bir karakterin neden üzüldüğünü, bir başkasının neden cesur davrandığını anlamaya çalışır. Bu süreç, çocuğun empati kurma becerisini güçlendirir. Empati ise yalnızca duygusal bir yetenek değildir, aynı zamanda düşünsel bir derinliktir. Empati kuran çocuk, “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusunu sormaya başlar. İşte tam bu noktada okuma eylemi, soru sorma alışkanlığına dönüşür.
Dil gelişimi bakımından kitapların rolü tartışılmazdır. Kelime hazinesi genişleyen bir çocuk, yalnızca daha çok sözcük bilmez, daha incelikli düşünür. Çünkü dil, düşüncenin evidir. Sözcük dağarcığı sınırlı olan bir zihin, duygularını ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanır. Oysa düzenli okuyan çocuk, farklı anlatım biçimleriyle tanışır, benzetmelerle düşünmeyi öğrenir, soyut kavramları anlamlandırır. “Adalet”, “özgürlük”, “sorumluluk” gibi kavramlar, kitapların içinde ete kemiğe bürünür. Bu kavramlarla erken yaşta karşılaşan birey, toplumsal hayatta daha bilinçli bir duruş sergiler.
Soru sormak, zihinsel cesaret ister. Kitap okuyan çocuk, bu cesareti metinlerin arasında bulur. Bir masalda kurdun neden kötü olduğunu sorgular, bir hikâyede kahramanın seçimlerini tartar. Zamanla okuduklarının doğruluğunu bile merak etmeye başlar. “Gerçekten böyle mi olmalı?” sorusu, eleştirel düşüncenin başlangıcıdır. Eğitim sistemlerinin çoğu zaman ezbere dayalı yapısı içinde, kitap okuyan çocuk kendi iç sesini koruyabilir. Çünkü o, hazır cevaplarla yetinmemeyi öğrenmiştir.
Aile ve eğitim ortamı da bu süreçte belirleyici bir rol oynar. Evinde kitap bulunan, anne-babasının okuduğunu gören çocuk için kitap sıradan bir eşya değil, hayatın doğal bir parçasıdır. Öğretmeninin sınıfta hikâye üzerine tartışma açtığını gören çocuk, düşüncelerinin değerli olduğunu hisseder. Bu değer duygusu, onu konuşmaya ve soru sormaya teşvik eder. Çocuk, merakının bastırılmadığını gördükçe zihinsel ufku genişler.
Teknolojinin hızla ilerlediği çağımızda dikkat sürelerinin kısaldığı sıkça dile getirilir. Oysa kitap, çocuğa sabretmeyi öğretir. Bir hikâyenin sonunu öğrenmek için sayfaları çevirmek gerekir. Bu bekleyiş, zihinsel bir disiplin kazandırır. Dikkatini bir metin üzerinde toplayabilen çocuk, düşüncesini de toparlayabilir. Dağınık bilgi kırıntıları yerine, anlamlı bütünler kurmayı öğrenir. Bu bütünlük duygusu, sağlıklı bir kimlik gelişiminin temel taşlarından biridir.
Kitap okuyan çocuk, yalnızca bilgi edinmez, kendini de tanır. Farklı karakterlerle özdeşleşirken kendi duygularını keşfeder. Korkularını, umutlarını, hayallerini kelimeler aracılığıyla ifade etmeyi öğrenir. Bu ifade becerisi, onu edilgen bir alıcı olmaktan çıkarır; etkin bir özneye dönüştürür. Soru soran birey, kendi yaşamının sorumluluğunu almaya daha yatkındır. Çünkü sorgulamak, varoluşun farkına varmaktır.
Toplumların gelişmişlik düzeyi, soru sorabilen bireylerinin sayısıyla ölçülür. Sorgulayan bireyler yetiştirmek ise çocuklukta başlar. Bir çocuğun eline verilen kitap, aslında ona verilen bir anahtardır. Bu anahtar, yalnızca bilgi kapılarını değil, düşünce ve vicdan kapılarını da açar. Okuyan çocuk, dünyayı olduğu gibi kabul etmez, anlamaya çalışır. Anlamak ise değişimin ilk adımıdır.
Sonuç olarak, kitap okuyan çocuk soru soran bireydir. Soru soran birey ise düşünen, anlayan ve geliştiren insandır. Çocuğun dil gelişimini destekleyen, bilişsel kapasitesini artıran ve duygusal derinliğini besleyen okuma alışkanlığı, geleceğin bilinçli toplumunun temellerini atar. Bir çocuğa kitap vermek, ona yalnızca bir hikâye sunmak değildir, ona düşünme cesareti kazandırmaktır.
Ayşe Can