

İstanbul’dan her ayrıldığımda içimde hafif bir sızı belirir. Tam yerini bilmediğim, adını koyamadığım ama varlığını hep hissettiğim bir sızı… Şehrin sokaklarında Arnavut kaldırımlarında yürürken, ayaklarımın altında yalnızca taşlar değil, binlerce yılın hikâyeleri de vardır. Burada Bizans’ın kalıntıları da görülür, diğer tarafta Osmanlının hatıraları da. Boğaz şehre hem bir nefestir hem de İstanbul’un ruhudur. Avrupa ve Asya kıtasının orta noktasında yer alması hem kültürel hem ekonomik anlamda büyük bir dinamizm kazandırır, her ziyaretçisine unutulmaz bir deneyim sunar. Geceleri o büyülü ihtişamı, İstanbul’un neden “dünyanın en güzel şehirlerinden” biri olarak anıldığını hatırlatır bizlere. Mustafa kemal Atatürk’ün “İstanbul, bütün dünya şehirleri içinde en çok görülmeye değer olanıdır.” Sözü öylesine söylenmiş bir söz değildir.
Güneşin doğuşu Çamlıca tepesinden izlenir, manzara eşliğinde, batışı ise kuzguncuktan bakılır maziye dalarken. Martıların çığlıkları eksik olmaz sahilde, vapur kornaları, simitçilerin sesleri, tramvay çanları… istiklal caddesinde yürürken, sokak müzisyenlerinin şarkıları içimize işler; her bir nota, şehre eşlik eder, tüm bu sesler şehrin ritmini oluşturur peşi sıra. İstanbul’da yaşayan herkesin kalbi bir süre sonra bu ritme uyar. Aşık Veysel’in “Ne kahrı çekilir ne vaz geçilir” sözü sanki İstanbul için söylenmiştir. İstanbul’un büyük bir metropol olması nedeniyle sorunları da vardır elbette. Trafik, yüksek yaşam maliyeti, deprem riski ve göç sorunları yaşanması en başta gelmekte. İstanbul bir ülke olsaydı ilçesi fatih başkent olurdu. Camileri, kiliseleri, İstanbul’un ilk semti Eminönü’nü, surlarıyla, mısır çarşısıyla, Topkapı Sarayı’yla, Ayasofya’sıyla ya da İstanbul’un tam ortası Fatih’e denk gelmesi tesadüf olamazdı. Avrupa’nın en kalabalık şehri olmasının nedeni sosyal ve kültürel açıdan diğer illere göre daha gelişmiş olmasıydı. Bir kez tanıyınca insan devamlı çağıran bir şehir olmasıydı belki de.
Pierre loti de çay yudumlamak, Belgrad ormanında nefes almak, Balat’ın renkli sokaklarında kaybolmakta güzeldir, Üsküdar sahilinde kız kulesini izlemekte keyif verir herkese, adalarda dolaşmakta zevklidir yerli yabancı turiste. Simitten balık ekmeğe, sokak lezzetlerine uzanan muazzam çeşitliliği vardır her farklı damak keyfine.
İstanbul’a yolu düşen herkes burada kendinden bir parça bulur; bir ses, bir koku, bir manzara… Fatih Sultan Mehmet’in fetihten önce “Ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni” sözü İstanbul’un ne kadar değerli olduğunu hiç düşünmeden canını vereceğini göstergesi değil midir? İstanbul’u anlatmaya ne küçük kitapların sayfaları ne de cilt cilt ansiklopediler kifayet eder; bu şehri yazmaya.
İstanbul kusursuz değil ama galiba beni ben yapan nedenlerden biri. Annemi babamı bu şehirde kaybedişim, çocuklarımın burada doğması, İstanbul’dan önce hayatım burada hep vardı; bundan sonra da hep var olacak. Bu yüzden ben nereye gidersem gideyim, içimde İstanbul’un sesi hep duyulur bir yerde.
Belki hafifçe ama hiç durmadan, hiç bıkmadan hiç bırakmadan.
Ahmet ŞAHİN
Harika bir yazı olmuş kaleminize saglik, tebrikler
i want to participate in this Art competition
No participation from abroad, sorry.
But if you’d like, we can publish it as a standard work. If you send us a Turkish translation, we’ll publish it. You can send it to info@esanmel.com by including your name and surname along with the title of the work.
Zengin imgeler ve duyusal betimlemeler ile
samimi, içten bir anlatım sözkonusu. Ayrica
tarih–duygu–mekân üçgenide basarili bir sekilde kullanilmis. Bir nefeste okunacak, akici bir yazi olmus, tebrikler.
İstanbul’un ruhunu yansıtması
Emeginize saglik guzel yazi olmus tebrikler
Yazıyı beğenmenize sevindim, teşekkür ederim.
Güzel yazı olmuş,tebrikler.
İstanbul’da yaşayan çoğu kişinin hislerinin tercümanı olan bir yazı. Ne senle İstanbul nede sensiz