Gün gelir, krallar ölür, saltanalar ve saraylar yıkılır ama onların çöplerini temizlemek en az yüz yıl sürer.
***
Bu ülkede her zaman, sorunu, sıkıntıyı erkek egemen düzen çıkartır ama küfürü de kadın yer.
***
Tokalarını barikatlarda düşüren kızlarla güzelleşiyor memleket.
***
Geçenlerde sosyal medyada bir videoya denk geldim. Ağzı salyalı, şekilsiz bir herif, başka bir herifi tehdit ediyor ve ederken de „Gör bak, ona etek giydireceğim, etek.“ diyordu.
Sonra durdum düşündüm.
Demek ki, bu ve bunun gibi herifler için birine „Etek giydirmek“ utanç demekti ve ettiği cümlenin tercümesi „Eğer birinin onurunu kırmak istiyorsanız, rezil kepaze etmek istiyorsanız ona etek giydirin.“di.
Eteği kim giyer?
Kadın.
Peki, kadına pantolon giydirilse, utanması mı lazım?
Hayır ama erkeğe etek giydirildiğinde, yerin dibine girmesi gerekiyor! Neden? Çünkü kadın olmuş oluyor!
Yani, bu mantığı taşıyan heriflerin anneleri, kız kardeşleri, ablaları, eşleri, konu komşuları, kadın akrabaları, hepsi etek giydikleri için utanmalılar öyle mi?!
Diğer yandan hiçbir kadın kızdığı, öfkelendiği başka bir kadın için „Gör bak, ona pantolon giydireceğim, pantolon.“ demez hatta böyle bir cümler kurmak aklının ucundan bile geçmez. Belki de geçmeli! Kimbilir!
***
Ben nasıl bir silahım böyle,
dönüp dönüp hep kendine patlayan.
***
Sen adına kader de
ben keder diyeyim
işte oralarda bir yerlerdeyim
***
Sen ne yaparsan yap, herkes kendi hikâyesini kendi yazar.
***
Oysa, şimdi yüz çizgilerimizde hep bir yalnızlık ve efkâr.
Upuzun ve kocaman ruhsuz binalarda, kalabalıklar içinde yalnızlaşan biziz.
Kimse kimseyi tanımıyor artık.
Sevmiyorlar çocuk seslerini ve sokak hayvanlarını.
Yan dairede biri ölse, kim bile, kim duya!
Yan daire bize kilometlerce uzak.
Merdivenlerde karşılaşıp da, bir selamı çok gören insanlarla yaşlanıyoruz.
Eski zaman insanlarıyız biz.
Ne yapalım, zorumuza gidiyor.
***
Dünya bir pazar yeri değil
ve sen,
ağırdan da olsa, satma kendini.
***
Gelişmiş toplumlar var olan sorun ve sıkıntılarla “baş etme”yi tercih ederken, geri kalmış toplumlar hep “yok etme”den yanadır.
Baş etme yönetimi, özgüven ve bilgi kaynaklı, yok etme ise yetersizlik, cehalet ve korku yüzünden kabul görür.
Bir ülkeyi ve o ülkenin insanlarını analiz etmek isterseniz, öncelikle çöplerine ve meşhur olanlarına bakın. Çöpten çıkanlar ve toplumun arasından öne çıkıp meşhur olanlar, size o ülke insanın geçmişten ne gibi dersler çıkardığı, nasıl bir geleceğe doğru yol aldığı, hangi isimleri kendine örnek aldığı, sanatsal, edebi ve politik anlamda, nelerden ve kimlerden beslendiği konusunda çok önemli ipuçları verecektir.
Eğer bir ülkede, tiyatro salonları kapanıp, yerlerine kebapçı dükkanları açılmaya başlamışsa, sinemalar alışveriş merkezlerine hapsolmuşsa, kitapların, gazetelerin, dergilerin yüzüne bakan kalmamışsa, müzeler bomboş, sergi salonları kimsesiz, seminerler, paneller, imza günleri, kitap fuarları ilgi ve alaka görmez hale gelmişse, akademisyenler, sanatçılar, eğiitimciler, edebiyat emekçileri birer ikişer topraklarını terk ediyorsa, insanlara küsüyorsa, her şeyden ve herkseten elini, eteğini çekiyorsa ve diğer yandan, bütün bunların karşısında, o ülkede, bankalar, kredi kartları, hastalıklar, zamansız ölümler, tüketim, başıboşluk çoğalmış ve hatta cemaatler, tarikatlar, şeyhler, şıhlar, din tüccarlığı, taciz, tecavüz, şiddet, ahlaksızlık, bencillik, aç gözlülük, dilencilik ve biat kültürsüzlüğü bir salgın hastalık gibi insanlara bulaşmış,
bir edepsiz, yazardan,
bir ahlaksız, şairden,
bir utanmaz, bilim insanından,
bir sefil, sanatçıdan,
bir şarlatan, devrimci önderden,
bir sosyal medya fenomeni, sinema ve tiyatro emekçisinden çok tanınıyor, biliniyor, alkış alıyor olmaya başlamışsa, bu saatten sonra, o topraklardan kimseye hayır gelmez demektir.
***
Bazen idrak yolları iltihaplı insanlar görüyorum. Sanki bir şeyi anlamaya çalışırken, beyinleri acıyor gibi.
***
Yaşanmaz oldu memleket.
Herkesin belinde patlamaya hazır bir öfke. Kazara iki gün yüzümüz gülse, üçüncü günü ya bir cinnet haberi ya bir savaş borusu.
Ziller uzun zamandır bozuk ve zaten kapıları çalan da kalmadı.
Göz göze, gönül gönüle değmeyeli kaç zaman oldu?
***
Garip bir bilmecedir İnsan.
Çözdükçe karışır, karıştıkça çözülür.
Elinde sanırsın, el olur.
Dua bellersin, bedduan olur.
***
Aşk işte.
İlle de bir katil, biri maktûl.
İlle de
Cinayet mahalli sol yanımız.
***
Her ayran gönüllü, eninde sonunda bir yoğurda varıp cacık olur.
***
Nasıl bir ülke burası böyle?
Ya başa dönüyoruz ya boşa.
***
Sen Tanrıya inanıyorsun da, bakalım Tanrı sana inanıyor mu?
***
Kalabalıklar, kendimizle yapacağımız helalleşmeyi geciktirmek için uydurduğumuz bir gereksizlikmiş.
Kendimizi kalabalıklarla avutmaya kalkmışız.
Bu da zavallılığın başka bir türü işte.
***
Yazdığım bir yazıdan dolayı, üstüne alınıp, bana gönül koyduğunu duymuştum. Geçenlerde de yolda denk geldik. “Aman iki dakika şurada dur. Ben hemen geliyorum.” deyip köşebaşındaki kuyumcuya koştum ve bir çeyrek altınla geri döndüm.
Şaşkınlık içinde ne yaptığımı anlamaya çalışırken, ben çeyreği itinayla kutusundan çıkarıp dikkatli bir şekilde yakasına taktım.
Önce saf saf çeyreğe, sonra da bana bakıp “Bu ne?” diye sordu.
Ben de böbürlenerek “Çeyrek” dedim “Hemi de en sarısından.”
“Manyak mısın sen, ne çeyreği bu şimdi durup dururken??” diye üsteledi.
“Aaaa…Durup dururken olur mu hiç. Duydum ki geçenler de paylaştığım bir yazımı üstüne alınıp gelin güvey olmuşsun.”
“Eee?” dedi.
“Ee’si, gelin güvey olmuşsun da benim de bir desteğim olmasın mı? Ahan, işte bu da benden. Aynı yastıkta kocayın inşallah. Rabbim sizi nazarlardan korusun. “
Nedense çok bozuldu.
Bana mı bozuldu yoksa çeyreğimi az buldu, onu tam anlayamadım.
Alla alla.
Sen bu zamanda bi çeyrek ne kadar biliyon mu artiz? Yürü git, yeminle, göbeğimle döverim seni.
***
Yaşamak diye bir dersim vardı
Ölmekten sınıfta kaldım.
***
Bu kadar kılla tek tek uğraşılmaz arkadaş, ağda şart oldu.
***
Kimse söylemeye yanaşmaz ama çevremizdeki insanlarla olan iletişim kalitemiz aslında içimizde, kendimizle olan iletişim kalitemizle eşdeğerdir. Kavgacı, geçimsiz, saldırgan ve uyumsuzsak, kendi özümüze karşı da öyleyizdir. Çabuk pes eden, arkasını dönüp giden, insanı kolay harcayan ve kadir kıymet bilmeyen birisiysek, kendimize verdiğimiz değer de aynıdır. Dışarıdaki görüntümüz, içimizde taşıdığımızın yansımasıdır!
***
Ve nedense, bizim coğrafyada yaşamak değil de ölüm kutsanır. Sonra acı, keder, gözyaşı ve hüzün kutsanır. Ben şu yaşıma kadar kimsenin “Vay be, ne kadar da güzel yaşıyorsun.” diye onure edildiğini görmedim ama ölüp gidenlerin ardından birbirinden güzel sözler! Eee, o sözleri neden sevdiklerimiz yaşarken dile getirmiyoruz? Sonra, meselâ biz de aşk hoş karşılanmaz. Öpüşüp koklaşmak, diz dize oturmak, göz göze gelmek delikanlıyı bozar, kadınınsa adını çıkarır. Sokakta kocasından dayak yiyen kadın normal karşılanırken, adamın biri eşini ulu orta öpüverse, linç edilme olasılığı oldukça yüksektir.
Asık suratlı ruhların ve bedenlerin hakim olduğu bu topraklarda öyle ağız dolusu da gülmeye kallkmak kolay değil. Erkekseniz “yumuşak”, kadınsanız “yollu” olursunuz.
***
Artık doğum günleri, sadece koca pastalar ve hediyeler demek.
Cenazeler, lahmacun ve ayran.
Hastaneler boş. Mezarlıklar bakımsız. Parklar insansız.
Gökyüzü ne kadar da gri ve ben denizleri hiç bu kadar susuz görmemiştim.
***
Yaralarımın kabuklarına gülen yüzler çizen bir herifim ben.
Eh, arasıra acılarımı gıdıkladığım da olur.
Hani, benimkisi ”ille de çok yaşayayım” derdi falan değil aslında.
Laf aramızda, tamamen hayata gıcıklık.
***
Ahmet Kaya bir konuşmasında der ki ”Annemin yanına gittim. ‘Anne’ dedim. Kusura bakma biz bir kaset yaptık…İyi bir adam olamadık…Kötü bir insan da değilim…Senin yakın akrabaların, dostların iş adamı oldular. Benden bir bok olmadı. Ben içeriye gireceğim. Annem camın önüne oturur ağlardı…”
Benzeri bir konuşmayı ben de rahmetli babamla yapmıştım. Babam benim akıllı, uslu, işinde gücünde bir adam olmamı çok isterdi. En büyük hayali son model bir araba alıp, onu ön koltukta gezdirmemdi. Yıllarca benim serseriliklerime söylendi durdu…Üzüldü durdu…Ölmeden önce…Bir gün balkonda başbaşa kalmıştık. Önce bir süre sustuk…Sonra ben sessiziği bozdum.
”Baba” dedim ”Kusura bakma, biliyorum, senin istediğin gibi bir adam olamadım. Hısım akrabanın çoluk çocuğu iş adamı oldular. Hepsinin parası pulu, evi arabası var. Ben kaç yaşıma geldim hala, senin deyiminle, serseriliğie devam ediyorum. Olmadı…Beceremedim, o insanlara benzeyemedim…Senin istediğin gibi bir adam olamadım…Seni arabalara bindiremedim, cebine para koyamadım. Ama inan eğer o insan olsaydım ben ben olamayacaktım. Belki hani sevinebileceğin bir şey var gibi. Kimseyi bilerek üzmedim, elinden ekmeğini, umudunu almadım. Hak yemedim, kötünün, zalimin yanında durmadım. En büyük başarım bu oldu dünyada, üzgünüm…”
Ben bu sözleri söylerken babam da uzaklara bakıyordu. Tek kelime etmedi. Kalkıp sokaklara çıktım. Hala sokaklardayım.
Aranızda, anne ya da babalarıyla, buna benzer konuşmayı yapanlarınız çok, biliyorum. Tamam belki bizden bir bok olmadı ama zaten bizim derdimiz “bok” olmamaktı. Şükür.
Ne ettiysek ettik. Bedelini ödeyen yine biziz.
Canımız sol olsun.
***
Türkiyem Türkiyem cinnetim.
Tamer Dursun