Mehmet Sebih Altun
…
Yıllar geçtikçe yüzler değişiyor.
Bir zamanlar çocuk olanlar büyüyor. Gençler yaşlanıyor. Büyük sözler söyleyenlerin sesi kısılıyor. Bir zamanlar dünyayı değiştireceğini düşünen insanlar, kimi akşamlar yalnızca huzurla başını yastığa koyabilmenin kıymetini anlıyor.
Hayat, kimseye aynı kalacağına dair söz vermiyor.
İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor.
Kimi bir ömür kalıyor, kimi yalnızca birkaç mevsim…
Kimi bizi büyütüyor, kimi eksiltiyor. Kimi yaralarımızı sarıyor, kimi hangi yaradan kanadığımızı bile bilmeden uzaklaşıyor.
Ama her karşılaşma, içimizde bir iz bırakıyor.
Belki bu yüzden yaş almak, yalnızca takvimdeki yılların çoğalması değil; insanın içindeki hatıraların ağırlaşmasıdır.
Bir gün aynaya bakıyorsun.
Yüzünde yılların bıraktığı çizgiler var.
Gözlerinin altında uykusuz gecelerin gölgesi…
Saçlarında zamanın sessiz imzası…
Ve kalbinin bir köşesinde, kimseye anlatmadığın bir hikâye.
O an anlıyorsun ki hayat, yalnızca yaşadıklarımızdan ibaret değil; içimizde taşıdığımız, anlatamadığımız, yarım bıraktığımız şeylerden de oluşuyor.
Her insanın bir ay ışığı vardır.
Kimi için bir anne sesidir bu.
Kimi için uzakta yaşayan bir evlat.
Kimi için yıllardır aynı sofraya oturduğu eşi…
Kimi için çocukluk arkadaşı, kimi için hiç kavuşamadığı bir sevda…
Kimi için de artık hayatta olmayan bir insanın hatırası.
İnsan bazen birinin sesini kaybediyor, bazen elini tutamıyor, bazen bir daha gözlerine bakamayacağını biliyor.
Ve bir gün geliyor, o kişinin hayatta olmadığı gerçeğini anlamakla onun yokluğunu kabullenmek arasındaki uçurumu keşfediyor.
Çünkü akıl, ölümün ya da ayrılığın gerçeğini kabul edebiliyor.
Ama kalp, alıştığı yeri hemen boşaltamıyor.
Bir telefon çalıyor, insan bir an onun arayacağını sanıyor.
Bir kapı açılıyor, içeri o girecekmiş gibi başını kaldırıyor.
Bir bayram geliyor, eksilen sandalye bütün sofradan daha fazla yer kaplıyor.
İşte hayatın en ağır taraflarından biri bu: Birinin yokluğu, bazen onun varlığından daha çok yer kaplıyor.
Böyle zamanlarda gökyüzüne bakıyorum.
Ay, milyonlarca insanın gecesine aynı ışığı bırakıyor. Bir evde sevinç var, başka bir evde yas. Bir pencerede yeni doğmuş bir bebeğin heyecanı, başka bir pencerede son kez vedalaşmış insanların sessizliği…
Ay, kimsenin hikâyesini ayırmıyor.
Herkesin gecesine doğuyor.
Herkesin acısına tanık oluyor.
Herkesin umuduna uzaktan eşlik ediyor.
Belki de insanlığın en büyük ortaklığı budur: Hepimiz bir şeyleri bekliyoruz. Bir haber, bir kavuşma, bir iyileşme, bir özür, bir başlangıç…
Ve bazen, yalnızca içimizi anlayacak birini.
Ben de seni beklediğim yıllarda, aslında biraz bunu beklemişim.
Beni anlayacak birini…
Dünyanın bütün yüklerini omuzlarımdan almasını değil, yüklerimin varlığını inkâr etmeden yanımda durmasını…
Beni her zaman güçlü bulmasını değil, yorulduğumda da sevebilmesini…
Bir ömür boyunca hiç değişmemesini değil, değiştiğimiz zamanlarda bile birbirimize yabancılaşmamayı başarabilmeyi…
Belki de sevginin en gerçek hâli budur.
Birini kusursuz bulmak değil, kusurların arasında insan kalabilmek.
Birlikte hiç üzülmemek değil, üzüldüğümüzde birbirimizi düşman ilan etmemek.
Her gün aynı duyguyla uyanmak değil, duygular değiştiğinde bile birbirimize karşı sorumluluğumuzu hatırlamak.
Çünkü bir ömür, yalnızca güzel günlerden kurulmuyor.
Bir ömür; hastane koridorlarından, geçim derdinden, uykusuz gecelerden, yaşlanan anne babalardan, büyüyen çocuklardan, kaybolan dostlardan, bazen de sebepsizce ağırlaşan bir yüreğin sessizliğinden oluşuyor.
Sevgi, bütün bunların ortasında birbirine yer açabilmekse eğer, ben seni severken en çok bunu istemiştim.
Birlikte hayatın içinde kalabilmeyi…
Ama her hikâye, insanın istediği gibi yazılmıyor.
Ve bazı insanlar, bize hayat boyu süreceğini düşündüğümüz bir duygunun bile insan iradesinden, koşullardan ve zamandan bağımsız olmadığını öğretiyor.