Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
26°C
İstanbul
26°C
Az Bulutlu
Pazartesi Parçalı Bulutlu
26°C
Salı Yağmurlu
21°C
Çarşamba Hafif Yağmurlu
18°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
21°C

Dağılan Parçalardan Kendi Hakikatine, Sahneden Şifaya: Ayça Begüm Çotert

Dağılan Parçalardan Kendi Hakikatine, Sahneden Şifaya: Ayça Begüm Çotert

Gerçek dönüşüm; hayatın bizim için çizdiği hazır şablonlara sığınmak yerine, her şeyin dağıldığı o en karanlık anda içeriye dönüp “Ben neye inanıyorum?” diyebilme cesaretinde saklıdır.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; çocukluk hayallerini ertelemek zorunda kalan fakat yıllar sonra korkularının üzerine yürüyerek Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası ile tiyatro sahnesine adım atan; muhasebe eğitiminden medikal masaj, fitoterapi, hacamat ve tarot gibi şifa alanlarına uzanan rengârenk yelpazede kendi yolunu çizen Değerli Yazar, Tiyatrocu ve Şifa Uygulayıcısı Ayça Begüm Çotert ile son derece samimi ve derin bir sohbet gerçekleştirdik.

Hayatın Denge Noktası adlı kitabıyla spritüal dünyaya sade ve gösterişsiz bir başlangıç sunmaktan yeni çocuk kitapları ve şarkı sözü projelerine; Tayland’dan başlayan dünya seyahatlerinden “Ayça” ile “Begüm”ün içsel barışına kadar “Kendim olma iznini kendime verdim” diyerek ışık saçan konuğumuzun ilham dolu yolculuğunu Satır Arası farkıyla araladık.

Ayça Begüm Hanım, Satır Arası’na, bu samimi gönül masamıza hoş geldiniz. Sizi yalnızca kalemiyle insanlara rehberlik eden bir yazar olarak değil; kendi içsel dağılmalarını uyanışa dönüştüren, sınırlarını çizmeyi başaran ve ruh-beden-zihin bütünlüğünü hayatın odağına alan bir hakikat arayıcısı olarak ağırlamaktan büyük bir onur duyduk.

Röportajımıza sizi tanıyarak başlayalım: Ayça Begüm Çotert kimdir? Ailenizin sizin için çizdiği sınırlarla çocukluk sanatsal tutkunuz arasındaki o ilk ayrışmadan, yıllar sonra hem “Ayça”nın kırılganlığını hem de “Begüm”ün kararlılığını tek bir bünyede birleştirdiğiniz o bütünsel kimliğe uzanan yolculuğunuz nasıl başladı?

Ayça Begüm Çotert, her şeyden önce kendi olma yolculuğuna devam eden bir insan. Çocukluğumdan beri sanatla güçlü bir bağım vardı; konservatuvar okumak, tiyatro ve müzikle ilgilenmek istiyordum. Fakat ailemin benim için düşündüğü hayat daha farklıydı. Dolayısıyla uzun süre kendi isteklerimden ziyade benim için çizilen sınırlar içerisinde ilerledim.

Yıllarca bana daha çok “Ayça” diye hitap edildi. Ben de zaman içerisinde Ayça’yı daha yumuşak, hayır demekte zorlanan, kendi değerini zaman zaman geri plana atan tarafımla; Begüm’ü ise ne istediğini bilen, sınırlarını çizebilen ve kararlarının arkasında duran tarafımla özdeşleştirdim. Fakat bugün geldiğim noktada aslında birini geride bırakıp diğerine dönüşmediğimi görüyorum. İkisi de benim. Belki geçmişteki Ayça ile bugünkü Ayça arasında düşündüğümüz kadar büyük bir fark da yok. Değişen, benim kendime yaklaşımım.

Yaşadığım deneyimler bana kendi içime bakmayı, hayır diyebilmeyi, kendi değerimi fark etmeyi ve seçimlerimin sorumluluğunu almayı öğretti. Bugün “Ayça Begüm” dediğim yer tam da burası: kırılganlığımı inkâr etmeden gücümü yaşayabildiğim, geçmişimi reddetmeden kendi geleceğimi seçebildiğim bir bütünlük. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ dönüşüyorum ve en önemlisi artık kendim olmaya izin veriyorum.

“Hiçbir şeyin yolunda gitmediğini düşündüğüm bir dönemde ‘Ben neye inanıyorum?’ diye sordum ve hayatımdaki birçok şey önce dağıldı” diyorsunuz. Çoğu insanın kaçtığı veya korktuğu bu “dağılma” sürecinin aslında yeni bir siz yaratmadığını, var olan özünüze ulaşmak için bir alan açtığını ne zaman ve nasıl fark ettiniz?

Hayatımda hiçbir şeyin yolunda gitmediğini düşündüğüm bir dönemde gerçekten çok içten bir şekilde “Ben neye inanıyorum? Ne olması gerekiyor? Bana doğru cevapları ver Tanrım.” dediğimi hatırlıyorum. Aslında dönüşümümün en önemli noktalarından biri buydu. Fakat doğru cevapları istediğimde hayatın bir anda düzelmesini beklerken tam tersine birçok şeyin daha fazla dağıldığını gördüm.

İlk başta insan bu dağılmaları kayıp olarak algılıyor. Zaman geçtikçe şunu fark ettim: Dağılan her şey beni biraz daha kendime yöneltiyordu. Dışarıdan beklediğim cevapları kendi içimde aramaya ne istediğimi ve ne istemediğimi anlamaya başladım. Hayır demeyi, sınır koymayı ve kendi değerimi fark etmeyi de büyük ölçüde bu dönemde öğrendim.

Sonra anladım ki yaşadıklarım yeni bir “ben” yaratmıyordu. Zaten orada olan ama üzeri korkularla, beklentilerle ve öğrenilmiş kalıplarla örtülmüş taraflarımı görmem için alan açıyordu. Benim için yeniden doğuş da tam olarak bu oldu.

Bugün geriye baktığımda hayatımdaki o dağılmaları yalnızca olumsuz olaylar olarak görmüyorum. Çünkü bazen bir şeyin neden dağıldığını, ancak içinden geçtikten sonra anlayabiliyoruz. Ben de kendi hayatımın en büyük öğretim olduğunu böyle fark ettim. Yaşadıklarım bana, her dağılışın bir son olmayabileceğini; bazen insanın kendi özüne biraz daha yaklaşmasının başlangıcı olabileceğini öğretti.

Eğitim hayatınız Ticaret Lisesi, Muhasebe ve Vergi Uygulamaları ile İşletme gibi oldukça somut, rasyonel ve rakamlara dayalı bir zeminde şekillendi. Ancak siz sonrasında medikal masajdan fitoterapiye, hacamattan spritüal çalışmalara ve tarota uzanan “şifa” alanına yöneldiniz. Zihnin ve rakamların dünyasından beden ve ruhun şifasına geçmek hayat algınızda neleri dönüştürdü?

Aslında ben bunu bir alandan diğerine geçişten çok, kendimde var olan farklı yönleri keşfetmek olarak görüyorum. Muhasebe, vergi ve işletme eğitimleri bana daha sistemli, analitik ve somut düşünmeyi öğretti. Hatta iyi bir muhasebeci olabileceğimi de biliyorum. Fakat şifa alanına yönelmek, hayatımda kendi isteğimle yaptığım seçimlerden biriydi.

Medikal masaj, fitoterapi, hacamat, spritüal çalışmalar ve tarot gibi farklı alanlarla ilgilendikçe insanın yalnızca zihinden ibaret olmadığını daha derinden fark ettim. Bedenin, zihnin ve ruhun birbirinden tamamen bağımsız olmadığını; insanı anlamaya çalışırken bütüne bakmanın benim için daha anlamlı olduğunu gördüm.

Özellikle yaptığım çalışmaların ardından insanların kendilerinde olumlu bir değişim hissettiklerini söylemeleri beni çok mutlu ediyor. Tarotta da benim için mesele yalnızca kartlara bakmak değil; kişinin kendi bilinçaltına, davranışlarına ve fark etmediği yönlerine bakabilmesine alan açmak. Çünkü ben insanın birçok cevabı aslında kendi içinde taşıdığına inanıyorum.

Bu yolculuk hayat algımda en çok şunu dönüştürdü: Her şeyi yalnızca akılla çözmeye çalışmak yerine insanı bir bütün olarak görmeyi öğrendim. Rasyonel tarafımı da reddetmiyorum, spritüal tarafımı da. Bugün ikisinin birbirinin karşıtı olmak zorunda olmadığını düşünüyorum. Belki benim kendi “denge noktam” da biraz burada; zihni, bedeni ve ruhu birbirinden ayırmadan, hepsinin sesini duyabilmekte.

Çocukluk hayaliniz olan tiyatroya yıllar sonra dönüp Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası oyununda Titania karakteriyle sahneye çıktınız. İlk sahnede sesiniz titrese de korkunuzun üzerine yürüdünüz. Tiyatro, karaoke ve topluluk önünde konuşmak sizin için sadece bir sanat ve performans alanı mı, yoksa sınırlarınızı aşmanın bir terapi yöntemi mi?

Benim için ikisi de. Sanat zaten çocukluğumdan beri içimde olan ve bir şekilde kendini göstermek isteyen bir tarafımdı. Tiyatroya yıllar sonra dönmem de aslında çocukluk hayalime yeniden dokunmaktı. Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda Titania’yı canlandırarak sahneye ilk çıktığımda, onca provaya rağmen heyecandan sesim titredi. Ama birkaç dakika içerisinde o korkunun içinden geçebildiğimi gördüm. O an sahneyi neden bu kadar sevdiğimi yeniden anladım.

Diğer taraftan sahne benim için korkularımın üzerine bilinçli olarak yürüdüğüm bir alan oldu. Özgüveni uzun yıllar bastırılmış biri olarak, özellikle insanların karşısında olduğumda zaman zaman bilinçaltımdan gelen çekinceler yaşadığımı fark ettim. Kaçmak yerine üzerine gitmeyi seçtim. Bu yüzden tiyatro yaptım, karaoke söyledim, topluluk önünde konuştum, hatta zaman zaman sahneye çıkıp tek başıma şarkı söyledim.

Bunları önce kendime bir şeyi kanıtlamak için yaptım: Korkunun her zaman gerçeğin kendisi olmadığını, bazen zihnimizin yarattığı bir sınır olabileceğini ve üzerine yürüdükçe aşılabileceğini görmek için.

Bu nedenle “terapi” demekten ziyade benim için bir yüzleşme ve özgürleşme alanı demeyi tercih ederim. Çünkü sahnede yalnızca bir karakteri canlandırmadım; yıllar önce o sahneye çıkmak isteyen çocukluk halimle de yeniden karşılaştım.

Oyun bittiğinde hissettiğim şey tarif edilmesi zor bir mutluluktu. İçimden gerçekten “Evet, başardım. Bu yaşımda da olsa yaptım.” dedim. Bana bir kez daha şunu gösterdi: Bazı hayaller geç kalmıyor; belki de tam yaşayabileceğimiz zamanda gerçekleşiyor.

Yayımlanan ilk kitabınız Hayatın Denge Noktası, spritüal alana adım atmak isteyenler için karmaşadan uzak, oldukça sade bir başlangıç sunuyor. Bu alandaki bilgi kirliliği ve karmaşıklık karşısında insanın kendi cevaplarını kendi içinde bulabileceğini vurguluyorsunuz. Sizin hayatınızdaki o “denge noktası” tam olarak nerede duruyor?

Bence modern insanın en büyük sorunlarından biri, kendi iç sesini duymaya yeterince alan bırakmaması. Çok fazla bilgiye, yoruma ve dışarıdan yönlendirmeye maruz kalıyoruz. Bir süre sonra insan kendi hissettiği şeyden bile şüphe edip “Doğru cevap kimde?” diye dışarıya bakmaya başlayabiliyor.

Spritüal alanda da bunun örneklerini görüyorum. Bazı konuların gereğinden fazla karmaşık anlatılması ya da kişinin sürekli bir başkasına ihtiyaç duyacağı şekilde sunulması bana doğru gelmiyor. Ben hiçbir rehberin, öğretinin ya da spritüal çalışmanın kişinin kendi iradesinin ve farkındalığının önüne geçmemesi gerektiğine inanıyorum.

Hayatın Denge Noktası da biraz bu düşünceden doğdu. Ben çok ağır ve karmaşık bir dil kullanmak yerine, bu konularla yeni tanışan bir insanın anlayabileceği kadar sade bir dil tercih ettim. Çünkü bazen çok derin olduğunu düşündüğümüz bir şeyin özü aslında oldukça basit olabiliyor.

Elbette hepimiz zaman zaman bir öğretmenden, kitaptan ya da başka bir insandan destek ve ilham alabiliriz. Ben de aldım. Fakat bunların kişinin yerine cevap vermesinden ziyade, kendi cevabını bulmasına yardımcı olması gerektiğini düşünüyorum.

Benim insanlara vermek istediğim şey de hazır bir reçete değil. Bir insan benim kitabımla ya da çalışmalarımla karşılaştığında bana bağımlı hale gelsin istemem; tam tersine, bir noktada dönüp kendisine “Peki ben ne düşünüyorum ne hissediyorum, benim hakikatim ne?” diye sorsun isterim. Çünkü herkesin yolu kendine özgü ve bana göre gerçek farkındalık da insanın kendi yolunun sorumluluğunu almaya başladığı yerde ortaya çıkıyor.

Şu an üzerinde çalıştığınız yeni kitabınızın yanı sıra çocuk kitapları yazmak, şarkı sözleri üretmek ve farklı kültürleri deneyimlemek gibi büyük hayalleriniz var. Kasım ayında Tayland ile atacağınız bu keşif adımları ve üretmek istediğiniz yeni edebi türler, Ayça Begüm’ün içindeki o hayalperest çocuğu nasıl besliyor?

Benim için denge, hayatın her anında aynı noktada ve aynı duyguda kalmak demek değil. Zaten bunun mümkün olduğunu da düşünmüyorum. Bazen çok üretkeniz, bazen durmaya ihtiyaç duyuyoruz; bazen zihnimiz öne çıkıyor, bazen duygularımız. Önemli olan bunlardan birinde kaybolduğumuzu fark edebilmek ve yeniden kendi merkezimize dönebilmeyi öğrenmek.

Ben dengemi kaybettiğimi hissettiğimde mümkün olduğunca dışarıdaki sesleri azaltıp kendi içime yönelmeye çalışıyorum. Kendimi gözlemliyorum: “Şu anda ne hissediyorum, neden böyle hissediyorum, gerçekten bana ait olan duygu ne, zihnimin oluşturduğu şey ne?” Bazen cevap hemen gelmiyor. O zaman da her şeyi aynı anda çözmeye çalışmak yerine sürecin kendisine izin vermeyi tercih ediyorum.

Ruh, beden ve zihin kavramını benim için önemli yapan da bu. Bir tarafımızı sürekli ihmal ederek diğer tarafımızda gerçek bir denge kurabileceğimize inanmıyorum. Bazen beden durmamız gerektiğini söylüyor, bazen zihnimiz fazlasıyla konuşuyor, bazen de içimizde çok daha sessiz bir yer bize neye ihtiyacımız olduğunu gösteriyor.

Kendi hayatımdan öğrendiğim en önemli şeylerden biri de şu oldu: Dengeyi bir kez bulup sonsuza kadar korumuyoruz; onu hayatın içinde tekrar tekrar kuruyoruz. Benim “denge noktam” da kusursuz bir sakinlik hali değil. Kendimden uzaklaştığımı fark ettiğimde yeniden kendime dönebiliyor olmak.

Belki kitabın ismindeki denge de tam olarak bunu ifade ediyor. Hayatın hiçbir tarafını tamamen reddetmeden, duygularımızı bastırmadan ama onların içinde de kaybolmadan, kendi merkezimizi yeniden hatırlayabilmek.

Bugün kendinize verdiğiniz en büyük iznin “kendiniz olmak” olduğunu belirtiyor ve ekliyorsunuz: “İnsanların benim yolumu takip etmelerini değil, kendi ışıklarını fark etmelerini diliyorum.” Bir başkasına yol empoze etmek yerine rehberlik etmek veya rehberliği reddedip sadece ışık olmak günümüz dünyasında neden bu kadar kıymetli?

Aslında önümde yapmak istediğim çok şey var ama bunları kesin tarihlere ya da katı planlara bağlamayı sevmiyorum. Şu anda üzerinde çalıştığım yeni bir kitabım var. Henüz tamamlanmadı ve önümde uzun bir süreç olduğunu biliyorum. Bu yüzden ne zaman yayımlanacağı konusunda şimdiden bir tarih vermek istemiyorum. Benim için önemli olan, zamanı geldiğinde gerçekten içime sinen bir eser ortaya çıkarmak.

Bunun yanında çocuk kitapları yazmak istiyorum. Çocukların dünyasına dokunabilecek, onların hayal gücünü ve kendilerini keşfetmelerini destekleyecek eserler üretme fikri beni heyecanlandırıyor. Şarkı sözü yazmak da sanatsal tarafımın kendisini ifade etmek istediği başka bir alan. Tiyatro ve sahneyle olan bağımın da tamamen bittiğini düşünmüyorum. Hayatın karşıma neler çıkaracağını ben de merak ediyorum.

Bir diğer büyük hayalim dünyayı gezmek. Kasım ayında Tayland’a yapacağım yolculuk bunun benim için ilk somut adımlarından biri olacak. Farklı coğrafyaları, kültürleri ve yaşam biçimlerini görmek istiyorum. Çünkü insanın yalnızca okuyarak değil, yaşayarak ve görerek de çok şey öğrendiğine inanıyorum. Bu yolculukların ileride yazdıklarıma ve üretimlerime nasıl yansıyacağını da merak ediyorum.

Sanırım önümüzdeki dönemi tek bir kelimeyle anlatmam gerekirse “üretmek” derdim; ama kendimi zorlayarak değil, gerçekten içimden gelen şeylere alan açarak üretmek. Kitap olabilir, bir çocuk hikâyesi olabilir, bir şarkı sözü ya da yeniden bir sahne olabilir…

İnsanlara şimdiden büyük vaatlerde bulunmak yerine biraz sürprize ve hayatın akışına alan bırakmayı tercih ediyorum. Ben de kendi yolumda daha nelerin ortaya çıkacağını keşfediyorum.

Son olarak; geçmişteki o kırılgan Ayça ile hâlâ konuştuğunuzu ve ona “Hiçbir şey için geç değil” dediğinizi biliyoruz. Satır Arası masamızdan, hayallerini ertelemiş, kendi yolunu bulmakta zorlanan veya hayatı dağılma sürecinden geçen tüm okurlarımıza bırakacağınız o nihai “Sonrası Bahar” mesajınız ne olur?

Öncelikle kimseye “Ben yaptım, siz de böyle yapın” demek istemem. Çünkü herkesin hayatı, zamanı, yaşaması gereken deneyimler ve kendi yolu farklı. Benim bugün geldiğim yere gelmem bile bir anda olmadı. Kendi hayatımın içinde yaşayarak, yanılarak, korkarak, bazen dağılarak ve yeniden toparlanarak öğrendim.

Bu yüzden söyleyebileceğim tek şey, insanın önce kendisine karşı dürüst olması. “Ben gerçekten ne istiyorum? Bu hayatı kendi seçimlerimle mi yaşıyorum, yoksa benden beklenenleri mi yerine getiriyorum?” diye kendisine sorabilmesi. Cevap hoşumuza gitmese bile bence değişim orada başlıyor.

Kendin olmak, her şeyi bir anda değiştirmek ya da herkese karşı gelmek demek değil. Benim için kendi sesini duyabilmek, gerektiğinde hayır diyebilmek, sınırlarını fark etmek ve seçimlerinin sorumluluğunu alabilmek demek. Bazen istediğimiz bir şeyi bugün gerçekleştiremeyebiliriz. Ben de çocukluğumda sahneye çıkmak istedim ama bunu yıllar sonra yapabildim. Bu, o hayalin bittiği anlamına gelmedi.

O yüzden belki bırakmak istediğim en sade mesaj şu olurdu: Hiçbir şey için geç değil.

Başkasının yoluna bakarak kendi zamanınızı yargılamayın. Bir rehberden, bir kitaptan ya da bir insandan ilham alın; ama sonunda yine kendinize dönün. Çünkü kimsenin sizin yerinize yaşayamayacağı bir hayatınız var.

Ben bugün kendime yalnızca kendim olmak için izin veriyorum. Bir insan benim hikâyemden bir şey alacaksa, benim gibi olmasını değil, kendi içindeki sesi biraz daha cesurca duymasını isterim. Herkes kendi yolunu kendisi bulacaktır. Benim için en kıymetlisi de insanın o yolu yürürken giderek daha sahici, daha farkında ve daha erdemli bir insan olabilmesi.

Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda bu hafta; hayatın rasyonel kalıplarından sıyrılarak kendi içsel şifasını, sahnenin büyüsünü ve kalemin dengesini keşfeden Değerli Ayça Begüm Çotert’in ilham veren hayat yolculuğuna konuk olduk.

Gördük ki; insan dışarıdaki illüzyonları bırakıp kendi özüne yöneldiğinde, korkularının üzerine cesaretle yürüdüğünde ve kendine kendisi olma iznini verdiğinde hiçbir şey için geç değildir. Yaşamın dağılan her parçası, aslında hakikate giden yolda birer basamağa dönüşür. Niyet sâfi, idrak kavi ve duruş samimi olduğunda… Sonrası Bahar.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.