“Gecenin en sessiz saatinde geçtim Galata’dan,
Adımlarım taşlara da zamana da çarpıyordu.
Bir martı kanat çırptı içimde,
ben sustum, o hâlâ çırpınıyordu…
Sokak lambaları sarkıyordu gökyüzünden,
Kimi eski, kimi kırık dökük…
Bir köşebaşında kendime rastladım,
Gözlerim buğulu, ellerim cebimdeydi.
Beyoğlu yorgundu,
Kadıköy dargın,
Üsküdar sessizliğe durmuştu,
Sanki herkes birini bekliyordu,
Bir vapur yanaştı iskeleye,
İçinden yalnızlık indi,
İstanbul…
Ve sen, tam ortasından ikiye bölerken insanı,
Kimi zaman kendini bile tanımaz hâle getirirsin.
Şimdi bir sokak lambasının altında susuyorum yine,
Ne söyleyecek sözüm kaldı
ne dönecek bir yönüm.
Kaldırımlar ezberimde artık,
Hangi taşın altından hangi ses çıkar, biliyorum.
Her köşe başı bir ihtimaldi eskiden,
Şimdi hepsi, dönülmeyen bir yolun hatırası.
Bir simitçinin çanı çalıyor uzaktan,
Zamanı da acıyı da
bölüyor sanki.
İnsan, bu şehirde yürümekten değil,
hatırlamaktan yoruluyor…
İstanbul,
Sen sadece bir şehir değilsin,
Sen bir suskunluğun coğrafyasısın.
Adınla başlayan her cümle,
Bir yorgunlukla biter içimde.
Bir banka oturdum,
Yanıma geçmişim ilişti.
Hiç konuşmadık,
Ama çok şey anlattık birbirimize.
Köprülerin altından sadece su geçmez,
Geç kalmışlıklar da geçer,
Keşkeler de, anılar da,
Ve en çok da “belki”ler.
Bu şehir,
İnsanları biriktiriyor ama tamamlamıyor.
Herkes yarım,
Herkes biraz geç,
Herkes biraz başka birini bekliyor.
Ve sen İstanbul,
Ne zaman içimde sussan,
Dışımda başlıyorsun konuşmaya.
Karşı kaldırımda,
Çocukluğum geçti önümden.
Eli yüzü toz içinde,
Ama gülümsüyordu hâlâ.
Ne çok sustum ben bu şehirde,
Ve ne çok şey söyledim aslında,
Bir bakışla,
Bir kalışla,
Bir gidişi yarım bırakışla…
Dalgalar kıyıya değil,
İçime vurdu bu sabah.
Balkonlardan dökülen çamaşır ipleri gibi
Sarkıyordu hayat;
Ne zaman çeksem kendime,
Bir tarafı kopuyordu.
İstanbul,
Seninle yaşamak,
İyileşmeyen bir yarayı taşımak gibi.
Kanamasına izin veriyorsun,
Ama saramıyorsun da…
Ve ben,
Ne zaman seni unutsam,
Bir çınar ağacı çıkar karşıma,
Altında yılların öyküsü
Bir tramvay çınlar içimde hâlâ,
Kimse binmez,
Ama hep biri iner gibi…
Ve ben bir durakta değil,
Bir hatıranın kenarında kaldım.
Ne tam içinde ne de dışında,
Ama hep orada,
İstanbul gibi…”
Hale Aşkın