Ayşe Can
Çocukluğun o bitmek bilmeyen ikindi vakitlerini hatırlıyor musun?
Güneşin rengi bal sarısına dönerdi de annelerimizin sesi uzaklardan bir melodi gibi gelirdi kulağımıza. İşte o zamanlarda, mahalle parkının en köşesinde, zincirleri paslanmış bir salıncak dururdu. Kimse ona binmezdi. Hep bir başına beklerdi. Geçen gün eski mahallemin yanından geçerken o salıncağı yine gördüm. Öylece duruyordu. Ama bu sefer bana bambaşka şeyler fısıldadı.
Bence biz büyüdükçe hayatı fazla gürültülü bir yer haline getirdik. Her yer ses, hep bir yere yetişme telaşı. Fark ettim ki, o eski salıncağın sessizliği aslında bir çeşit kaçış noktasıymış. Üzerine oturduğunda duyduğun o gıcırtı, aslında dünyanın geri kalanına çekilen bir set gibiymiş. Bir ileri, bir geri… Ayaklarını sertçe yere vurup gökyüzüne uzanmaya çalışırken, aslında sadece kendimize dönüyormuşuz.
Şimdi hangimiz o kadar yükseğe çıkmaya cesaret edebiliriz ki? Korkuyoruz. Düşmekten değil, o yükseklikteki yalnızlıktan korkuyoruz belki de.
İnsan bazen durup düşünmeli. Neden hep bir şeyleri doldurma derdindeyiz? Telefonlar, bitmeyen bildirimler, kimin ne dediği belli olmayan o devasa uğultu… O gün o sessiz salıncak bana çok basit bir şeyi hatırlattı: durup rüzgârın yüzüne çarpmasına izin ver. Ruhumuzun da bazan o boş salıncak gibi sallanmaya, biraz olsun havalanmaya ihtiyacı var. Kendi ritmimizi unuttuk. Başkalarının bestelediği, hızlı ve yorucu şarkıları mırıldanıp duruyoruz.
En son ne zaman sadece gökyüzüne bakmak için başını kaldırdın? Evet sana soruyorum. En son ne zaman avuçlarını rüzgâra bıraktın? Muhtemelen üzerinden çok zaman geçmiştir. Hayat, biz planlar yaparken aradan sızıp giden o ince sızı aslında. O salıncağın zincirindeki pas ellerine bulaşınca canın yanardı ama o koku sana yaşadığını hissettirirdi. Şimdilerde her şey çok steril. Her şey fazla pürüzsüz ve bu yüzden de biraz cansız sanki.
Eski bir dostun omzuna dokunur gibi dokunmak lazım hayata. Hatalarıyla, eksikleriyle, bazen o gıcırdayan sesiyle sevmek lazım günleri. Belki de o “sessiz salıncak” aslında hiç susmadı; biz duymayı bıraktık. İçimizdeki o çocuğu bir yerlerde unutup, ceketlerimizin düğmelerini sonuna kadar ilikledik. Oysa o salıncak orada, parkın en ıssız köşesinde hala bizi bekliyor. Sallanmak için değil, belki de sadece yanına oturup biraz susmak için.
Sence de biraz yorulmadık mı bu bitmek bilmeyen gürültüden?
Belki de tek ihtiyacımız olan, o paslı zincirlerin sesini yeniden duymaktır.