

CİHAN BUTAK: Mehmet Furkan Dikici kimdir? Ve neden oyunculuk?
MEHMET FURKAN DİKİCİ:1997 yılında Erzurum’da, askeriye emeklisi bir babanın ve ev hanımı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Üç ablam var; ailenin en küçük ve tek erkek çocuğuyum.Küçük yaşlardan itibaren enstrümanlara olan ilgim ailem tarafından fark edildi. 13–14 yaşlarımda gitar çalmaya başladım. O dönemlerde yoğun bir şekilde şiir yazıyor, sanatın farklı alanlarına ilgi duyuyordum. İyi bir lisede eğitim aldım ve lise birinci sınıfta “Mikrofoni” adını verdiğimiz müzik grubumuzu kurduk. Bu süreçte sanatla daha da iç içe bir hayatım oldu.Tiyatroya olan ilgim ise çok daha küçük yaşlara dayanıyor. Ailem beni sık sık Erzurum Devlet Tiyatrosu’nun oyunlarına götürürdü. O sahnenin büyüsü, zamanla içimde kalıcı bir tutkuya dönüştü.Lise son sınıfta, 17 yaşındayken konservatuvar sınavına girdim ve yetenek sınavını dereceyle kazanarak oyunculuk bölümüne yerleştim. Dört yıl süren eğitimin ardından 21 yaşında mezun oldum. Mezuniyetimden hemen sonra Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’na atandım.Diyarbakır, benim için başlangıçta yabancı ve bilinmez bir yerdi. Daha önce hiç gitmemiştim ve açıkçası bazı önyargılarım vardı. Ancak oraya gittikten sonra düşüncelerim tamamen değişti. İlk olarak “Amak-ı Hayal” ve “Karar” adlı oyunlarda sahne aldım. Ardından da birçok güzel oyunun parçası olmaya devam ettim.Sanatla başlayan yolculuğum, bugün hâlâ aynı heyecan ve tutkuyla sürüyor.
MEHMET FURKAN DİKİCİ: Eğitim hayatıma konservatuvarın ardından da devam ettim. Oyunculuk bölümünden mezun olduktan hemen sonra müzikal tiyatro üzerine yüksek lisans yaptım. Bu süreçte, değerli hocam Haldun Dormen’in mentörlüğünde çalışma fırsatı buldum. Kendisine minnettarım. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın.Şu anda lisansüstü mezunu ve aynı zamanda devlet sanatçısı olarak kariyerime devam ediyorum.
MEHMET FURKAN DİKİCİ:Çocukluğumdan beri Devlet Tiyatrosu oyunlarını izleyen bir ailenin içinde büyüdüm. Tiyatroya çok sık giderdim.Lise yıllarında bir gün, ilk kez tek başıma bir yetişkin oyununa gitmeye karar verdim. Ailem yanımda değildi. Oyun, “Çıkmaz Sokak Çocukları”ydı. Benim için gerçek bir dönüm noktası oldu.“Çıkmaz Sokak Çocukları”nı izledikten sonra hissettiğim duyguyu, dünyada hiçbir yerde ve hiçbir şekilde hissedemeyeceğimi anladım. Sahnede var olmanın gücü ve o yadsınamaz istek, içimde çok güçlü bir karşılık buldu. İşte o andan itibaren, bu duyguyu hayatımın merkezine koymanın ve sahneyle bağımı kalıcı hâle getirmenin yollarını aramaya başladım.Sahneye olan yolculuğumun asıl başlangıcı da o gün oldu, diyebilirim.
MEHMET FURKAN DİKİCİ:Türlü türlü karakterleri canlandırmanın hem avantajları hem de dezavantajları var. Örneğin “Sanat” oyununda Mark’ı oynuyorsunuz; 1990’larda Fransa’da geçen bir hikâye, Fransız bir beyefendi, bambaşka bir sosyal statü, farklı bir ülke ve kültür… Aynı yıl içinde ise Cahit Sıtkı Tarancı’yı canlandırıyorum. Diyarbakır doğumlu, 1910 doğumlu bir şair… Aralarında dönemsel, kültürel ve toplumsal açıdan çok büyük farklar var.Daha da çarpıcı bir örnek vereyim: “Kuru Gürültü”. 1400–1500’lü yıllarda İtalya’da geçen, William Shakespeare’in kaleme aldığı bir oyun. Orada Claudio adında bir askeri oynuyorum; oyunun başkarakterlerinden biri. Elbette ki çok farklı bir dönem, çok farklı bir kültür ve zihniyet dünyası…Benzer şekilde “Uzun Harmanlarda Bir Davetsiz Misafir” oyunundaki Musa karakteri de apayrı bir sosyal statüye ve psikolojik yapıya sahip. “Karar” oyunundaki avukat ise Alman, döneminin en genç ve en başarılı hukukçularından biri; son derece ukala, güçlü bir ego yapısına ve bambaşka bir kültürel arka plana sahip.Bu kadar farklı karakterleri oynamak, insana dair çok çeşitli pencereler açıyor. O insanların yaşantılarını sahneye taşımak, güçlü bir empati yeteneği kazandırıyor. Hayattaki sosyal farklılıkların, statülerin ve sınıfsal ayrımların ne kadar belirgin olduğunu daha net görmeye başlıyorsunuz.Bir anlamda insan sarrafı oluyorsunuz, diyebilirim.
MEHMET FURKAN DİKİCİ:Yaşadığım en garip olaylardan biri, “Sanat” oyununu sahnelediğimiz bir turne sırasında oldu. Yozgat’taydık. Oyun devam ederken, bir anda yaşlı bir amca ayağa kalktı ve yüksek sesle, “Gardaş, ben gidiyom. Allah’a emanet olun. Hayırlı akşamlar. Sağ olun, iyi ki geldiniz,” dedi. Ardından da ağır ağır yürüyerek salondan çıktı.O an sahnede ve salonda tam anlamıyla bir kahkaha tufanı koptu. Seyirciyle birlikte dakikalarca güldüğümüzü hatırlıyorum. Tiyatronun canlı ve öngörülemez doğasına dair unutamadığım anılardan biri olarak hafızamda yer etti.
MEHMET FURKAN DİKİCİ::2019 Ağustos’ta Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’na geldim. O günden bu yana Diyarbakır Devlet Tiyatrosu oyuncusuyum. Yaklaşık altı yıl, yedi sezonu burada geride bıraktım. Yani epey zaman oldu ve Diyarbakır’ı gerçekten çok seviyorum.Diyarbakır’a ilk geldiğimde her şey bana yabancıydı. Henüz çok gençtim; ne yapacağımı tam olarak bilemiyor, ilk kez ailemden ayrı ve yalnız bir hayat kurmanın endişesini yaşıyordum. Yeni bir şehir, yeni bir düzen, bambaşka bir sorumluluk… Elbette zorlandığım zamanlar oldu.Ama çok şükür, zamanla hepsinin üstesinden geldim. Diyarbakır’a alıştım; hatta burası hayatımın büyük bir parçası hâline geldi. Yirmili yaşlarımın başında buraya geldim, şimdi neredeyse 30 yaşındayım. Hayatımın en önemli ve en şekillendirici yılları bu şehirde geçti.
MEHMET FURKAN DİKİCİ:İlk sezonumda dört farklı oyunda görev aldım. “Amak-ı Hayal”de dansçı olarak sahneye çıktım. Ardından “Karar” oyununda Avukat karakterini canlandırdım.Daha sonra “Kostümlü Rüzgâr”da Kostümlü Piyanist Lamba rolünü üstlendim. Aynı sezon içerisinde “Pal Sokağı Çocukları”nda ise Çele karakterini oynadım.İkinci sezonumuzda “Başroldeki Kadınlar” oyununda Leo Clark karakterine hayat verdim. Devamında “Küçük Nasreddin”de eşeği oynadım. “Sığıntılar” oyununda ise reji yardımcısı olarak görev aldım.Bir sonraki yıl “Gün Eksilmesin Penceremden” oyununda Cahit Sıtkı Tarancı’yı canlandırdım. Ardından Arnold Wesker’ın klasik eseri “Mutfak”ta Michael karakterine hayat verdim.Sonraki sezonda “Sanat” oyununda Mark karakterini oynadım. Devamında “Çorap Gonzo” da Gonzo rolünü üstlendim. “Uzun Harmanlarda Bir Davetsiz Misafir” de Musa karakterini, William Shakespeare’in “Kuru Gürültü” oyununda ise Claudio’yu canlandırdım.En son olarak “Otobüs” oyununda Genç Âşık karakteriyle sahnedeydim.Umarım Devlet Tiyatrosu’nda yer aldığım oyunlardan herhangi birini atlamamışımdır. Düşündüğümde aklıma başka bir yapım gelmiyor; sanırım sahne yolculuğumun özeti şimdilik bu kadar.
MEHMET FURKAN DİKİCİ:Kültür Yolu Festivali, Türkiye çapında oldukça büyük ve kapsamlı bir organizasyon. Böyle bir festivalin düzenlenmesi bizler için son derece kıymetli. Lütfen bunu siyasi ya da politik bir söylem olarak algılamayın. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yaptığı doğru bir işi desteklemek, bir taraf olmak anlamına gelmez.Özellikle “taşra” diyebileceğimiz şehirler için bu festival büyük bir fırsat. Taşra derken yalnızca Batman’ı kastetmiyorum; Muğla’yı, Manisa’yı, Kütahya’yı da kastediyorum. Muğla bizim için adeta cennet gibi bir yer olabilir; ancak orada yaşayanlar bilir ki kültürel etkinlik çeşitliliği her zaman yeterli değildir. Benzer şekilde pek çok şehirde kültürel hareketlilik sınırlı kalabiliyor. Geçtiğimiz aylarda Mardin’de de düzenlenen Kültür Yolu Festivali’nin bu şehirlere ulaşması büyük bir artı, çok önemli ve doğru bir adım.Festival kapsamında pek çok sanatçı geliyor; tiyatro sanatçıları, müzisyenler ve farklı disiplinlerden isimler… Çok sayıda etkinlik ve aktivite düzenleniyor. Gerçekten dolu dolu bir program hazırlanıyor.Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Diyarbakır ayağından da özellikle söz etmek isterim. Diyarbakır etabı oldukça kapsamlı ve nitelikli geçiyor. Ben de işin içinde olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim ki organizasyon son derece profesyonel yürütülüyor.Ayrıca Devlet Tiyatroları’nın kendi bünyesinde düzenlediği Yerli Oyunlar Festivali var. Bu festival, Kültür Yolu’ndan bağımsız olarak zaten 15 gün sürüyor. Kültür Yolu Festivali ile birleştiğinde ise ortaya neredeyse bir ay süren, adeta bir sanat şöleni çıkıyor.Bu nedenle bu organizasyonu çok doğru buluyorum. Elbette daha da zenginleştirilmeli. Sosyal devlet, kültür ve sanata daha fazla yatırım yapmalı. Yapıyor; ancak daha fazlasını da yapmalı.
CİHAN BUTAK: Sizi tanıyan biri olarak çeşitli enstrümanlar çaldığınızı ve sesinizin çok güzel olduğunu biliyorum. Müzik zaten tiyatronun kalbi bence. Bununla ilgili söylemek istedikleriniz var mı?
MEHMET FURKAN DİKİCİ:Evet, çok farklı enstrümanlar çalıyorum. İlk enstrümanımla 12–13 yaşlarında tanıştım; akustik gitar çalmaya başladım. Ardından piyano eğitimi aldım. Piyano sürecinden sonra enstrümanlarla ve notalarla olan ilişkim iyice güçlendi, derinleşti diyebilirim.Şu anda da aktif olarak birçok enstrüman çalıyorum; elbette hepsi temel düzeyde. Ancak en çok sevdiğim enstrüman galiba saksafon. Saksafonun tınısını ve ifade gücünü gerçekten çok seviyorum.Müzik yalnızca tiyatronun değil, ruhun da gıdasıdır. Aynı zamanda tiyatronun vazgeçilmez bir parçasıdır. Konservatuvarda bize tiyatro için “sanatların birleşimi” denirdi. Çünkü tiyatronun içinde her şey vardır: plastik sanatlar, müzik, dans, görsel sanatlar… Hepsi bir aradadır. Bu yüzden tiyatro bileşik bir sanattır ve müzik de bu bütünün çok güçlü bir unsurudur.Hatta kulağı iyi duymayan birinden oyuncu olmaz, diyebilirim. Çünkü konservatuvar yetenek sınavlarında ciddi bir müzik değerlendirmesinden geçeriz. Eğitim sürecinde de yoğun bir müzik eğitimi alırız. Aslında her oyuncu, az ya da çok, temel bir müzik altyapısına sahiptir.
CİHAN BUTAK: Tiyatro canlılığı olan bir sanat, oyun esnasında salondaki en ufak aksaklıktan dahi etkilenebilirsin. Hata yapmamak için nasıl çalışıyorsunuz, oyun esnasında yaşadığın bir aksilik var mı bizimle paylaşabileceğiniz?
MEHMET FURKAN DİKİCİ:Oyun sırasında aksilik yaşamak, aslında tiyatronun doğasında vardır. Hatta çoğu zaman bir aksilik olmazsa şaşırırız. Çünkü tiyatro canlı bir sanattır; dolayısıyla beklenmedik durumların yaşanması, yaşanmamasından daha olasıdır.Biz zaten eğitimimizi, salondaki en ufak bir aksaklıktan dahi etkilenmeden oyuna devam edebilmek üzerine alırız. Örneğin bir seyircinin öksürük krizine girmesi son derece olağandır. Sonuçta salonda 400 kişi vardır ve bu 400 kişiden herhangi birinin öksürmesi ya da hapşırması gayet mümkündür.Sahnede teknik ekibin yaşadığı küçük bir aksaklık da olabilir. Bir aksesuarın ya da dekorun o an yerinde olmaması, yanlış bir eşyanın sahnede bulunması son derece normaldir. Çünkü o düzeni kuranlar da insandır; dalgınlık olabilir. Aynı durum oyuncular için de geçerlidir. Bir oyuncu repliğini unutabilir, “track” yiyebilir (yani bir an takılıp kalabilir) ya da yapmak istediği eylemi arzuladığı gibi gerçekleştiremediği için zihinsel olarak oraya takılıp oyunun devamında tökezleyebilir. Bir anda ışık patlayabilir, elektrik kesilebilir… Sayısız ihtimal vardır. Ve bunların hemen hepsi, neredeyse her oyunda bir şekilde başımıza gelir.Biz ise bu tür aksaklıkları mümkün olduğunca lehimize çevirmeye çalışırız. Özellikle oyun açık biçimdeyse, yani seyirciyi de işin içine katan bir yapım ise, bu tür anlar avantaja dönüşebilir. Hatta bazen bir seyircinin telefonunun çalması için içimden “Keşke birinin telefonu çalsa,” dediğim olur. Çünkü oyun buna uygunsa, oyunu bir an durdurur ve “Bir dakika, bakalım kim arıyormuş, açsın da öğrenelim,” diye doğaçlama bir replikle durumu sahnenin parçası hâline getiririm. Seyirci de buna katılır; birlikte güleriz. Üstelik o izleyici de bir daha telefonunu sessize almayı unutmaz.İşte tiyatronun büyüsü tam olarak burada başlar: Her an her şey olabilir ve siz o anı sanata dönüştürmekle yükümlüsünüz.
MEHMET FURKAN DİKİCİ: Geleceğe dair tiyatro hayallerim daha çok kendi tiyatromu kurmak üzerineydi. Çok şükür, bunu bir ölçüde başardık. Birkaç arkadaşımla birlikte Bramt Performans’ı kurduk. Bundan sonraki en büyük hedeflerimizden biri, kendi sahnemizi oluşturmak; gerçek, bağımsız bir sahne kurarak bu yapıyı daha da büyütmek. Umarım ileride bunu da hayata geçirebiliriz.Yönetmenlik şu an için düşünmüyorum. Belki çok ileride, oyunculuğu artık yapamayacağım bir yaşa geldiğimi hissedersem — ki bizde öyle bir yaş var mı, ondan da emin değilim — o zaman değerlendirebilirim.Yazarlık ise şu an için planlarım arasında yok. Ben oyunculuk mezunuyum. Ablam yazarlık mezunu; o alanda aile içinde bayrağı o taşıyor diyebilirim.
CİHAN BUTAK: Kurucusu ve aynı zamanda oyunlarında yer aldığınız Bramt Performans hakkında bilgi verir misiniz? Buradan röportajımızı okuyup sizi köşemizde tanıyanlar için Bramt Performans Oyunları için sergilediğiniz ‘Bir Garip Müzikhâl’ hakkında neler söylemek istersin?
MEHMET FURKAN DİKİCİ:Son olarak biraz da Bramt Performans’tan bahsetmek isterim. Bu, benim çocukluk hayalimdi: Kendi tiyatromu kurmak. Özellikle değerli hocam Haldun Dormen ile iletişimimiz arttıkça ona daha da hayranlık duymaya başladım. Tiyatroya bakış açısı, sanatsal vizyonu ve istediğini üretme özgürlüğü beni çok etkiledi. Bu ilhamla, arkadaşlarımla birlikte Bramt Performans’ı kurduk.Şu an repertuvarımızda iki yetişkin, iki de çocuk oyunumuz var. Çocuk oyunlarımızı okullarda; kolejlerde ve devlet okullarında sahnelemeye devam ediyoruz. Yetişkin oyunlarımızdan biri “Bir Garip Müzikal”. En çok ilgi gören oyunumuz diyebilirim. Birinci Yeni şairlerini; Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat’ı, ayrıca Bella’yı anlatan müzikal bir yapım. Hem hüzünlendiren hem de güldüren, bize dair bir hikâye…Bir diğer oyunumuz ise Franz Kafka’nın “Dönüşüm” eserinden uyarladığımız yapım. Daha çağdaş bir reji anlayışına sahip. Hani hep tartışılır ya, “Sanat sanat için midir, halk için midir?” diye; işte bu oyun biraz daha “sanat sanat içindir” tarafında duran,daha entelektüel bir iş oldu. Gerçekten düşünsel ve estetik bir arayış içinde olan seyirciler dönüşümden çok tatmin olarak ayrılıyor. “Bir Garip Müzikal” ise daha sıcak, daha bizden, daha duygusal bir anlatı sunuyor.Bramt Performans olarak genellikle Devlet Tiyatrosu binasındaki Koro Salonu’nda sahne alıyoruz. Biletlerimiz Biletinial.com üzerinden satışta ve her ay yeni programlar oluşturuyoruz.
Hep birlikte…
Herkese sevgilerimi sunuyorum.