
Umut Meriç Berberoğlu
İnsanlar bir şey beklerken daha dürüst oluyordu. Bekleme salonları bu yüzden tehlikeliydi. Kim olduğunuzu gizleyemezdiniz; en fazla üstünüze bir palto alırdınız. Ama paltolar gerçeği örterdi, saklamazdı. O gün odada altı sandalye vardı. Yedisi doluydu. Kimse bunu dile getirmedi. Fazlalıklar her zaman sessizce kabul edilirdi; itiraz edilirse çoğalırlar diye korkulurdu. Duvara asılı saat çalışıyordu ama kimse ona güvenmiyordu. Saatin zamanı doğru göstermesi, insanların doğru yerde olduğu anlamına gelmezdi. Zaman akardı, insanlar beklerdi. Bu denge yıllardır değişmiyordu. En köşedeki adam paltosunu hiç çıkarmadı. Mevsimle kavgalıydı. Terlediğini fark edince huzursuzlandı, huzursuzlandığını fark edince terlemesi arttı. İnsan kendini izlemeye başlayınca bedeni sahneden çekilirdi. Karşısındaki kadın çantasını dizlerinin üzerinde tutuyordu. Çantanın içi önemli değildi; önemli olan onun düşmemesiydi. Hayat da çoğu zaman böyleydi. İçindekiler değil, yere düşüp düşmeyeceği konuşulurdu. Orta yaşlı bir adam, sürekli boğazını temizliyordu. Sesi çıkmıyordu ama niyeti vardı. Niyet, bazen sesten daha yorucuydu. Kimse dönüp bakmadı. Dönülseydi konuşmak zorunda kalınacaktı. Bir genç, sandalyenin kenarına oturmuştu. Tam oturmamıştı, tam kalkmamıştı. Karar vermek için acele etmiyordu. Acele edenlerin çoğu yanlış yerlere varıyordu zaten. Bu onu temkinli değil, askıda yapıyordu. Kapı aralandı. Herkes irkildi. Kapı kapanınca herkes rahatladı. Beklenen şeyin gelmemesi, gelmesinden daha konforluydu. Çünkü gelirse, bir şey yapmak gerekecekti. Bir süre sonra kimse neden orada olduğunu hatırlamıyordu. Ama gitmek de istemiyorlardı. Gitmek, bir karar gerektirirdi. Beklemek ise kendiliğinden olurdu. Saat tik tak etmeye devam etti. Sandalyeler gıcırdadı. Birinin ceketi yere düştü, kimse eğilip almadı. Düşen şeyler, yere ait sayılırdı bu odada. Sonra bir şey oldu. Olmadı aslında. Ama herkes oldu sandı. Kapı açılmadı. Saat durmadı. Kimse çağrılmadı. Ama insanlar yerlerinde biraz daha doğruldu. Omuzlar gevşedi. Bakışlar netleşti. Sanki uzun süredir askıda kalan bir şey, yere değmişti. Kimse konuşmadı. Çünkü bazı anlar vardır, anlatılırsa bozulurdu…