Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
19°C
İstanbul
19°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Az Bulutlu
23°C
Cuma Çok Bulutlu
25°C
Cumartesi Az Bulutlu
21°C
Pazar Az Bulutlu
23°C

Tebessümü Yüzünde Donmuş ŞEHİT

Tebessümü Yüzünde Donmuş ŞEHİT
6 Mayıs 2026 11:21
22
A+
A-

Halide Halid

Araştırmacı yazar

“Önce Vatan” serisinden:
                                 

ŞEHİT denildiğinde biz bir ismi değil, yaşanmış ve yarım kalmış bir ömrü hatırlarız.
Bu sözün arkasında gerçekleşmemiş hayaller, bir ömür yolunu gözleyecek bir aile, bitmeyen yollar ve asla dolmayan bir boşluk vardır.

Her ŞEHİT hikâyesi sadece bir insanın değil, onunla birlikte değişen bir evin, bir ailenin ve bir hayatın hikâyesidir.
Bu hikâyeler anlatıldıkça bitmez, aksine her defasında yeniden yaşanır.

Bu yazı bir ömrün bitmesiyle değil, onun yokluğuyla devam eden bir hayatın hikâyesidir. Bu, bir evde her gün hissedilen bir sessizliğin, hatıralarla yaşamanın ve geri dönmeyecek bir insanın yokluğuna alışamayan insanların hikâyesidir.

ŞEHİT anne babaları için evlat hakkında konuşmak, onunla geçen günleri anlatmak değildir. Bu, her defasında o günleri yeniden yaşamaktır.

Hiç ŞEHİT babası konuşurken onun gözlerinin içine baktınız mı?
Konuşurken çoğu zaman neden sesini kıstığını, cümlelerin arasında neden duraksadığını düşündünüz mü?
Ya da her sustuğunda, söylemek istediklerini içinde tuttuğunu fark ettiniz mi?
Konuşma sırasında bakışlarının neden uzaklara daldığının anlamını hiç aradınız mı?

Bir kez bile olsa herhangi biriniz, bir ŞEHİT babasıyla sadece evlat acısına ortak olmak için değil, onun ŞEHİT evladının hâlâ hayatta olduğuna inanarak sohbet ettiniz mi?

Bundan sonra onunla söylediklerime inanarak konuşun. Çünkü bu sohbet onun için tamamen farklı olur. Bu konuşmada evladının hayatta olduğuna sadece kendisinin değil, karşısındakinin de inandığına emin olur ve bu duygu onu yaşatır, ona güç verir.

ŞEHİT annesi ise bambaşka konuşur. Anne konuşurken onun da gözlerine dikkatle bakın.

Gözyaşlarıyla dolan bakışlarını gizlemeye çalışan kadın, kalbindeki hasret yarasının asla iyileşmeyeceğini bilse de o yarayla yaşamaktan bir tür gurur duyar.

O konuştukça, bir an bile unutmadığı evladının varlığını yeniden yaşar. Bazen cümlesini yarım bırakır, gözyaşlarının akmasına izin vermemeye çalışır. Ona öyle gelir ki, eğer ağlarsa yiğidine ihanet etmiş olur.

Biraz durur, sonra yine devam eder. Sanki her hatırayla evladına biraz daha yaklaşır. Onun için en büyük teselli, evladının unutulmamasıdır.

Bu defaki görüşüm, gözünün nuru olan tek oğullarını vatan toprağına emanet eden ŞEHİT Binbaşı İkbal Bayramov’un anne babası Ahmetağa baba ve Gülzar annedir.

Vatandan uzakta olduğum için sosyal medya üzerinden gerçekleşen bu görüşmede, yukarıda bahsettiğim özelliklerin her birini bu kahraman anne babada da gördüm.

Evet, kahraman…

Her ŞEHİT anne babası benim için evladı gibi kahramandır. Böyle bir hasrete, böyle bir acıya dayanarak ayakta kalmaya çalışan insanlara kahramandan başka bir isim bulamıyorum…

Ortam bir anda sessizliğe bürünür. Ahmetağa baba titrek ama gururlu bir sesle konuşmaya başlıyor:

“Oğlumla ilgili kalbimde ve zihnimde çok fazla hatıra var. Bir babanın evladı hayattayken yaşadığı her an, her dakika ömür boyu sürecek bir hatıradır.

Orta okuldayken okul futbol takımının üyesiydi. Rusya’dan ona bir top getirmiştim. O top sayesinde kendisinden büyük çocuklar onu oyuna çağırırdı.

İkbal çok merhametli bir oğuldu. Üç kız kardeşi var; onlarla adeta nefes alırdı. Üniversitede okurken eve sık sık gelirdi. Sorardım ki, “Oğlum, neden bu kadar sık geliyorsun?”

Diyordu ki, “Baba, kardeşlerimi özlüyorum.” Vatanına ve milletine çok bağlıydı.

Bir gün oturmuş sohbet ediyorduk. Birden ona sordum: “Oğlum, bu Karabağ meselesi nasıl olacak?”

Dedi ki, “Baba, kan dökülmeden biz o toprakları geri alamayız.”

1994 yılında Azerbaycan Devlet Petrol Akademisi’ni kazandı. Dört yıl sonra akademiden teğmen rütbesiyle mezun oldu. Akademideki askerî eğitim bölümü nedeniyle öğrencilere subay rütbesi verilmekteydi. Akademiden sonra askerlikte kalmak istediğini söylüyordu: “Baba, ben asker olmak istiyorum.”.

Babası önce razı olmuyor ama sonra İkbal’in askerliğe olan sevgisinden onu vazgeçirmenin mümkün olmadığını anlayınca karşı çıkamıyor.

Azerbaycan İçişleri Bakanlığı İç Kuvvetlerinde hizmete başlıyor.

İlk görev yeri Bileceri kasabasındaki N numaralı askerî birlik olur. Daha sonra Bine köyündeki Türk lisesine bağlı olarak faaliyet gösteren subaylık kursunu başarıyla tamamlıyor.

Üç aylık kursu başarıyla bitirerek Atatürk madalyasıyla ödüllendiriliyor.

Daha sonra Türkiye’ye 3 ay süreli askerî ileri eğitim programına gönderiliyor.

Türkiye’den döndükten sonra Berde’deki N numaralı askerî birlikte görev yapmaya başlıyor. Yeni askerî birliklerin kurulması yönündeki çalışmalarıyla dikkat çekiyor.

Daha sonra Gence, Gebele, Şirvan…
Nerede ihtiyaç varsa İkbal orada olur. Ancak babasının hastalığı nedeniyle 18 yıl 7 ay hizmet ettikten sonra askerlikten ayrılmak zorunda kalıyor. Binbaşı rütbesiyle anne babasının yanına dönüyor.

2020 Yılında Ali Başkomutan İlham Aliyev II. Karabağ Savaşı emrini verdikten sonra ailesinden gizlice askerlik şubesine başvurur.

Bir ay sonra babasına, “Hakkını helal et baba, ben gidiyorum. Ya ŞEHİT döneceğim ya da zafer kazanmış vatanın bir evladı olarak,” der.

27 Eylül 2020 yılında II. Karabağ Savaşı’na katılır.

Ve 5 Ekim 2020…

Bu tarih, Bayramovlar ailesinin hafızasına hem bir sevinç hem de ağır bir kaybın silinmez günü olarak kazınır.

O gün kızı Leman’ın üniversiteyi kazanması haberini alırlar. Ama kapıyı çalan haber başkadır:
“İkbal ŞEHİT oldu.”

Aynı gün bu evde hem sevinç hem de acı yaşanır.

Bu çelişki, ailenin hayatında silinmez bir ize dönüşür.

İkbal’in hayat yolu düz, engelsiz bir yol olmadı. Kader onu birçok sınavdan geçirdi. Her şeye rağmen sustu, sabretti ve gülümsedi.

Gülümsemesi dudaklarında, hasreti ise gözlerinde ebediyen kaldı…

“Oğlum, kendi arzusuna, ŞEHİTLİK makamına ulaştı.

İkbal her an yanımda. Sanki benden bir an ayrılsa yine beni yalnız bırakacak diye korkuyor. Onun varlığını bazen öyle hissediyorum ki, nefesinin sıcaklığını bile duyuyorum.

Ben bir babayım; babalar evlatlarını herkesten daha iyi hisseder. Ben mutlu bir babayım, oğlumla gurur duyuyorum,” diye ŞEHİT babası titrek bir sesle anlatmaya başlıyor:

“Onun ŞEHİT haberini aldığımız anda neler yaşadığımızı bilemedik. (Gözyaşlarını tutamıyor.) İki saat sonra kendimize gelebildik. Sonra beni Büyük Pazar Camii’ne, evladımın cenazesini görmek için götürdüler. Dediler ki, bir baba olarak bu ŞEHİDİN senin evladın olduğunu teşhis et.

Tabutu açtılar, evladımı gördüm. Sanki uyuyordu; yüzünde her zamanki tebessümü vardı.

Çocukluğundan beri onunla gurur duydum. Şimdi de gurur duyuyorum. Gurur duyuyorum ki, benim evladım vatan uğrunda Yüce Yaradan’ın en yüksek makamına yükseldi.

Sık sık derdi ki, “Baba, toprak bizim şerefimizdir, namusumuzdur.”

Savaş başladığında ise gönüllü olarak bir subay gibi vatanın savunmasına katıldı.

ŞEHİTLİK zirvesi herkese nasip olmaz. Keşke ben de gidip ŞEHİT olsaydım. Keşke ben olsaydım da benim evladım hayatta kalsaydı. Bu benim için çok ağır bir sınavdır. Onunla ilgili anlatılacak o kadar çok hatıram var ki…

Namaz kılarken bile rükûya gittiğimde bakıyorum; sanki seccadeden bana bakıp gülümsüyor. Her gün buna şahit oluyorum.

Her namazımı gözyaşlarıyla kılıyorum. O da namaz kılardı, Kuran’ı hatmetmişti. Ama benim rüyama gelmiyor. Kız kardeşlerinin, başkalarının rüyasına giriyor ama benim rüyama gelmiyor. Geceleri 1-2 saat uyuyorum; o zaman da Allah’a yalvarıyorum ki, rüyama gelsin, ama gelmiyor.

Ortanca kız kardeşinin rüyasına girmiş. Demiş ki:
“Könül, ben yaşıyorum, saklanmışım, ölmemişim. O dağı görüyor musun? İşte o dağın komutanıyım. O dağ benim sorumluluğumda, siz hiç üzülmeyin.”

Astara’dan bir arkadaşının kızının rüyasına da girmiş. Kız da gelip büyük kızıma demiş ki:
“İkbal amcayı rüyamda gördüm. Arabayla bize geldi, babamla oturup yemek yedi. Sonra anne babasını arabaya koyup götürdü. Sonra tekrar geri geldi.

Ben sordum ki, İkbal amca, Ahmet amca ile Gülzar teyze nerede? Dedi ki, onları götürüp eve bıraktım.”

Dedim ki, sen de eve gelsene. Eliyle yukarıyı gösterdi ve dedi ki: “Benim işim çok, beni orada bekliyorlar.”

Kimin rüyasına girse, herkes onun ne kadar güzel sözlerle konuştuğunu söylüyor. Hayattayken de böyleydi.”

Ahmetağa babanın yüreğe dokunan sözlerinin ardından, bu kez Gülzar anne konuşmaya başlıyor.

“İkbal hakkında konuşmaya başlarsam ne defter yeter ne de kitap. Ormanlar kalem, nehirler mürekkep olsa bile yine yazıp bitirmek mümkün olmaz” diyor anne.

Çünkü onun hafızasında İkbal sadece bir evlat değil, hayatının her anında onunla birlikte nefes alan bir varlıktır.

“İkbal, çocukluğundan beri sakin ve ağırbaşlıydı. Kendini ön plana çıkarmayı, övünmeyi sevmezdi. Başkalarına yaptığı iyilikleri hiçbir zaman dile getirmezdi.

Anne babasına ve kız kardeşlerine canı-gönülden bağlıydı. Sanki onlarla nefes alıyordu. Üç kız kardeşine karşı o kadar ilgiliydi ki…

Evde onun pozitif enerjisi herkese güzel bir etki bırakırdı.

Avlanmayı severdi. Arkadaşlarıyla sık sık ava giderdi. Eli dolu geldiğinde çocuk gibi sevinirdi.”

Bu sözlerle evladını anlatmaya başlayan Gülzar anne, biraz ara verir, derin bir iç çeker. Sesindeki titremeden neler yaşadığını anlamamak mümkün değildir:

“Babası 6 aylığına Rusya’ya çalışmaya gitmişti. İkbal üniversiteyi kazandığında babası evde olmadığı için onu Bakü’ye ben uğurlamak zorunda kaldım.

Kız kardeşleriyle vedalaştı. Onu Lenkeran Otogarı’na götürdüm.

Otobüs kalkana kadar anne oğul sohbet ettik. Daha ayrılmadan baktım ki, özlemeye başlamış bile. Bakü’ye ilk defa gidiyordu.

Otobüse bindi. Benim üzüldüğümü görünce, “Anne, üzülme, her şey güzel olacak” diyerek beni teselli etmeye çalıştı.

Otobüs hareket eder etmez ben kendimi tutamadım, ağlamaya başladım. Bir kadın yanıma yaklaştı. “Hanımefendi, ne oldu, neden ağlıyorsunuz?” diye sordu.

Dedim ki, oğlum üniversite kazandı, Bakü’ye gidiyor. Onu tek başıma uğurlamak zorunda kaldım, bu yüzden kendimi tutamadım. Kadın da “Hanımefendi, şükredin, evladınız okumaya gidiyor. Neden üzülüyorsunuz ki?” dedi.

Az önce de dedim, İkbal’i anlatmakla bitmez.

İkbal benim hem oğlum hem de dostumdu. Ne sözü ne sırrı varsa benimle paylaşırdı.”

Çok hassas bir kalbi vardı. Çocukluğundan beri haksızlığa tahammül edemezdi. Anneyim; hatıralar aklıma geldikçe yaramın kabuğu kopuyor, yaram yeniden kanıyor. Evlat acısı, iyileşmeyen bir yaradır.

İkbal, askerlik görevindeyken askerlere kendi evladı gibi davranırdı. Onlara karşı asla sert olmaz, çok ilgi gösterirdi. Bana sık sık “Onların da annesi var” derdi. Bu cümle bence onun nasıl bir insan olduğunu anlatmaya yeter. O, haksızlığa dayanamazdı ve her haksızlıkla karşılaştığında adalet arardı.

Yolda, sokakta tanıdığı birini, dostunu, akrabasını görse koşup sarılır, hâl hatır sorardı. Hiçbir zaman kendini üstün görmezdi. Çok sade ve samimi bir insandı.

Mesela biri “Bu gömleğini çok beğendim” dese, hemen çıkarıp o kişiye verirdi ki giysin, gönlü hoş olsun; “ben idare ederim” derdi.

Bazı anneler çocuklarının asker olmasına izin vermez. Ben ise tam tersine çok severim, hatta kızların bile asker olmasını isterim.

Tek oğuldu, ne istese gerçekleşsin diye uğraşırdık.

“Üniversitenin 3. sınıfında okurken evlendi. Bize gelip dedi ki, bir kız seviyorum; “Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi’nde okuyor. Yevlah şehrindendir.

Biz de düşündük; eğer çocuğun gönlü razıysa biz de karşı çıkmayalım. Geleneklerimize uygun şekilde kız istemeye gittik, gereken her şeyi yaptık. 23 Mart 1999 yılında düğünleri oldu.

2000 Yılında ilk oğlu dünyaya geldi. Kız olursa Leman, oğlan olursa Kenan adını vermeyi düşünmüştü. Öyle de yaptı. Oğluna Kenan, kızına Leman adını verdi.

Bir gün gördüm ki geldi ve “Anne, benim askerlik belgem nerede?” diye sordu. Bu soruyu duyduğum anda sanki kalbimden bir damar koptu…

Dedim ki, ne yapacaksın? Dedi ki, yok, öyle, sadece soruyorum. Sonra evden çıktı.

Çok geçmedi, geri döndü. Geldi, ayaklarıma sarıldı. Dedi ki, “Anne, ben gidiyorum, hakkını helal et.”

Dedim ki, “İkbal, annen kurban, neden böyle diyorsun?”

Dedi ki, “Hayattır, belli olmaz.”

Kızım bize yakın yerde yaşıyor, babası da onlardaydı. Sonra gitti, babasıyla da görüştü, helallik aldı. Çıkıp gitti.

Her gün konuşuyordu. Diyordu ki, “Bizden dualarınızı eksik etmeyin. Kendinize de dikkat edin.”

Ben de her gün sabah namazında kalkıp 11 defa Ayetel Kürsi okuyordum. Diyordum ki, “Allah’ım, bütün evlatlarımızı koru, benim evladım da sağ salim geri dönsün.”

Bize savaşta olduğunu söylemiyordu. Diyordu ki, “Ağcabedi’deyim, eğitimdeyim.” Onun sıcak çatışmaların içinde olduğunu bilmiyorduk.

Bir huyu da vardı. Önünde bir tehlike görse derdi ki, “Siz bekleyin, önce ben gideyim bakayım, sonra siz gelin.”

Arkadaşları onun için bir Instagram sayfası açmışlar. Yazıyorlar ki, “Komutanım, sen eğitimlerde eski silahlarla bile hedefi vuruyordun. Senin başına böyle bir şey geleceğine inanamıyoruz. Seni ya ağır topçu ateşiyle ya da havanla vurdular.”

Allah bütün ŞEHİTLERE rahmet eylesin, benim evladımla birlikte. Ben de anneyim. İçim yanıyor, ölünceye kadar da yanacak. Onun odasına girip çıkıyorum, gözyaşlarım artık bana dost oldu. İkbal’im, gözyaşlarıma dönüşüp her gün yüzümü okşuyor.

Kız kardeşleri de perişan oldular. Diyorum ki, sizin de aileniz var, çocuklarınız var. Ama evlerinde duramıyorlar, gidip geliyorlar.

Evden çıkıyoruz, yolda kimi görsek herkes onun iyiliğinden, merhametinden bahsediyor. Yaptığı iyilikleri dolu dolu anlatıyorlar.”

Gülzar anne sözünü gözyaşlarıyla bitiriyor…

Cephede olduğu süre boyunca ailesiyle sık sık iletişim kuruyordu.

Bir gün kızına, “Topraklar geri alındıktan sonra sizi oraya götüreceğim,” demişti.

Bu sözler, İkbal’in çocuklarına umutla verdiği bir söz olarak kaldı.

Bayramov ailesinde hayat devam ediyor. Bu hayatın içinde bir ses, sofranın başında ise bir yer eksik.

Bu evde çok değişiklikler, çok yenilikler oldu. Değişmeyen ve değişmesi mümkün olmayan tek şey var: İkbal’li günlerin özlemi…

ÖZGEÇMİŞ

Bayramov İkbal Ahmetağa oğlu, 4 Temmuz 1977 tarihinde Lenkeran şehrinin Hirkan kasabasında doğmuştur.

1984-1994 Yılları arasında Hirkan kasabasında bulunan A. Guliyev adına tam ortaokulda eğitim almıştır.

1994-1998 Yılları arasında Azerbaycan Devlet Petrol Akademisi’nde (ADNA) “Enerji” bölümü üzerine yükseköğrenim görmüştür.

Bölüm askeri nitelikte olduğu için 1998 yılında “teğmen” rütbesi almıştır.

Akademideki askerî eğitim bölümü nedeniyle öğrencilere subay rütbesi verilmekteydi

İkbal Bayramov, 1998-2004 yılları arasında Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri’nin Ağdam ilçesinde bulunan “N” numaralı askeri birliğinde görev yapmıştır. 2004-2005 yılları arasında İçişleri Bakanlığı İç Kuvvetleri’nin Bileceri kasabasında bulunan “N” numaralı askeri birliğinde “üsteğmen” rütbesiyle takım komutanı olarak görev yapmıştır. 2005 Yılında İçişleri Bakanlığı İç Kuvvetleri’nin Gala kasabasında bulunan eğitim merkezinde eğitim almıştır. 2005-2008 Yılları arasında ise çeşitli yabancı ülkelerde eğitimlere katılmıştır.

2008 Yılından itibaren İçişleri Bakanlığı İç Kuvvetleri’nin Gence şehrinde bulunan “N” numaralı askeri birliğinde görevine devam etmiştir. 2011 yılında “binbaşı” rütbesi almış ve aynı birlikte karargâh başkanının hizmetten sorumlu yardımcısı olarak görev yapmıştır. Daha sonra 7 yıl boyunca İçişleri Bakanlığı İç Kuvvetleri’nin Gebele ilçesinde ve Şirvan şehrinde bulunan “N” numaralı askeri birliklerinde görev yapmıştır.

5 Ocak 2018 tarihinde İçişleri Bakanlığı İç Kuvvetleri’nden emekliye ayrılmak için başvuruda bulunan İkbal Bayramov, 14 Ocak’ta “binbaşı” rütbesiyle emekliye ayrılmıştır.

Azerbaycan Ordusu binbaşısı olan İkbal Bayramov, 27 Eylül 2020 tarihinde Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri tarafından Ermenistan işgali altındaki toprakların kurtarılması ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün yeniden sağlanması amacıyla başlatılan Vatan Savaşı sırasında Fuzuli ve Cebrayıl’ın kurtuluşu uğruna gerçekleşen çatışmalara katılmıştır. İkbal Bayramov, 5 Ekim’de Cebrayıl uğrundakı savaş sırasında şehit olmuştur. Lenkeran şehrinde defnedilmiştir.

Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün sağlanması uğruna yürütülen askeri operasyonlara katıldığı ve kendisine verilen görevleri başarıyla yerine getirdiği için, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in 15 Aralık 2020 tarihli kararıyla İkbal Bayramov, ölümünden sonra “Vatan Uğrunda” madalyası 24 Haziran 2021 tarihli kararıyla ise “İgidliğe Göre” madalyası, “Cebrayıl’ın Kurtarılması Uğruna” ve “Fuzuli’nin Kurtarılması Uğruna” madalyaları ile ödüllendirilmiştir.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.