Zamanın avuçlarımızın arasından bir kum tanesi gibi süzülüp gidişini en çok o malum günde hissederiz. Takvime atılan o kırmızı çentik, sadece bir kutlamanın değil, aynı zamanda geçip gidenin dökümünü yapmanın da işaretidir. Doğum günü, insanın kendi varoluşuna şaşırdığı, aynadaki yüzüyle ilk kez karşılaşıyormuşçasına yabancılaştığı o tuhaf durak… Kim olduğumuzla kim olmak istediğimiz arasındaki o uçurumu en net gördüğümüz an.
Bir mum alevinin titreyişinde saklıdır aslında her şey. O cılız ışık, sadece pastanın üzerindeki bir süs değil, geride kalan uykusuz gecelerin, ilk gençlik sancılarının, yarım kalmış heveslerin ve sessizce kazanılmış zaferlerin temsilidir. Derin bir nefes alıp o ateşi söndürdüğümüzde, sadece bir mumu değil, bir koca yılı da tarihin tozlu raflarına uğurlarız. O an, dumanın havada süzülüşünü izlerken içimizde beliren o tarif edilemez sızı, hüzün ile sevincin en saf halidir. Çünkü insan, sönen her mumda kendi ışığından bir parçayı zamana teslim eder.
Modern dünya bizi gürültülü kutlamalara, parıltılı kağıtlara sarılmış hediyelere ve sosyal medya bildirimlerinin mekanik samimiyetine zorlasa da doğum gününün gerçek ruhu derin bir yalnızlıkta gizlidir. İnsanın kendi içine döndüğü, “Buradayım ve hâlâ nefes alıyorum,” dediği o kuytu köşe… Hediye paketlerinin hışırtısı dindiğinde, telefonun ekranı kararıp odadaki kalabalık dağıldığında geriye sadece biz ve çıplak gerçeğimiz kalır. Yeni bir yaşın eşiğinde dururken, ayağımızın altındaki zeminin hem ne kadar sağlam hem de ne kadar kaygan olduğunu fark ederiz. Bu fark ediş, olgunluğun ilk sancısıdır.
Büyümek, sadece rakamların hanesine bir sayı daha eklemek değildir. Büyümek, aynı zamanda eksilmeyi de öğrenmektir. Bazı hayallerin artık gerçekleşmeyeceğini sessizce kabullenmek, bazı gidişlerin dönüşü olmadığını anlamaktır. Ancak bu eksilme, beraberinde bir derinlik de getirir. Tıpkı bir ağacın gövdesindeki halkalar gibi, her yıl bizi biraz daha sağlamlaştırır, biraz daha bilge kılar. Her kırgınlık bir kabuk bağlar ve o kabuk bizi hayata karşı daha dirençli kılar.
Doğum günleri, bir bitişten ziyade zarif ve hüzünlü bir başlangıçtır. Hiç okunmamış bir kitabın ilk sayfasını, parmaklarımızın ucunda bir titremeyle çevirmek gibidir. O sayfada ne yazacağını bilmemenin verdiği o hafif ürperti, aslında yaşama sevincinin ta kendisidir. Hayat aslında her yıl bize sunulan bu boş sayfaların toplamıdır.
Varsın zaman akıp gitsin, varsın aynalar hikayemizi yüzümüzdeki çizgilerle yüzümüze vursun. Her yeni yaş, kalbimizde hâlâ atan o çocuksu nabzın, o bitmek bilmeyen merakın bir kutlaması olsun.
Doğum günüm kutlu olsun.
Ayşe Can