İnsan bazen kendi içine doğru uzun bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk kimi zaman bir çiçeğin kokusunda başlar, kimi zaman da dağların mor gölgesinde. Veya başka bir şeyde. Ben bu yolculukta, yıllardır tek bir gerçeğin peşinde olduğumu fark ettim. Sevginin.
Sevgi, dağ başında açan bir çiçek gibidir aslında. Rüzgârın en sert estiği yerde bile yaşamaya çalışan bir renk. Kimi zaman kırmızının en canlı haliyle karşımıza çıkar, kimi zaman pembenin yumuşaklığıyla içimizi okşar. Huzur verir, umut verir. Bir kuzunun annesine sokuluşundaki şefkati taşır. Bir sabah güneşi gibi aydınlatır, yıldızlar gibi yol gösterir.
Ama sevginin en zor kısmı onu ararken yollarda geçen zamandır.Ben de bir heybe aldım sırtıma, aradıklarımı bulmak için çıktım yola. Yıllar geçti, yollar uzadı. Kıtalar aştım, iklimler değiştirdim. Fakat heybem hep boş kaldı.
Ben ise hep sevmeyi sevdim. Sevmenin insana mutluluk kattığını gördüm. Ama o kimi zaman acıttı, kimi zaman beni kabuğuma çektirdi. Nedense hiçbiri zaman vazgeçiremedi beni. Sevmeyi bilmeyenlere inat, onu herkese dağıttım. Sevgisizliği seçenlere ise sessizce yol verdim.
Oysa ki, hayatın zorlu yollarından geçerken çok şey istemedim. Tek istediğim ondan babamın güveni, annemin lavanta kokulu öpücüğü gibi bir sıcaklık sunmasıydı. Biraz mutluluk, biraz dostluk biraz da sevgi.
Anladım ki, insan dünyada uzun bir yolculuktadır. Yol kimi zaman dikenlidir, kimi zaman papatyalarla dolu. Ama yolun sonunda bizi karşılayan tek şey vardır. Sevgi.
Ve ben bu yolculuğun her kilometre taşında sevginin izini sürmeye devam edeceğim.