
HAKAN TEMEL
Atlantik Okyanusu’nu karşıma almışım, batan güneş beni izlemekte. Ufuk çizgisi, göğün ve suyun birleştiği o incecik çizgi alev alev. Sigaram duman üflüyor, hafiften hafiften harlanıyor, tekrar nefes veriyor. Gri duman rüzgâra selam çakıp hızla uzaklaşıyor. Bozkırın Tezenesi tıngırdıyor benim gibi yaşlı radyodan. Karadır, diyor bu bahtım, kara.
Bu manzarayı kaç kere gördüm, bilmiyorum. Atlantik’i kaç kere geçtim, kaç defa bu maviliklerin ortasında yalnız uyandım, hatırlamıyorum. Saymaya ne nefesim yeter, ne de ömrüm. Sonsuzluk ayağının ucuna serilmiş. Dalgalar hışırdıyor, rüzgar saldırıyor, ben ise güvertede zar zor ayakta kalabilen yeşil sandalyemde oturmuş yalnızlığımı yudumluyorum. Aklar yağmış bıyığım, sigaramla sevişirken sararmış. Tenim kararmış güneşin sinesinde. Bir bakmışım, yaşlanmışım, ömrüm geçmiş bu sularda. Neredeyse kırk yılı devirmişim gemilerin metal sureti altında. Uyumuşum, yemişim, içmişim, aşık olmuşum. Hepsini burada yapmışım. Bir tek ölmek kalmış bana.
Oğlum yok, kızım da. Kadınlar geçti hayatımdan; limanlarda, barlarda, ama hiçbiri kalmadı. Kalmak istemediler ya da ben istemedim. Ankara’da bir annem vardı, vefat etti on yıl önce. Sonrasında her karaya ayak bastığımda biraz daha eksik hissetmeye başladım. Ev dediğin şeyin kapısı olmayınca, insan nereye döneceğini bilemiyor.
Yılda birkaç kez Ankara’ya giderdim. Kaçar gibi. Ana caddelerinden, eski mahallelerimden geçerdim. Bazen Kuğulu Park’ta oturur, sigaramı yakardım. Üzerime sinmiş tuz kokusuna rağmen, kendimi bir süreliğine Ankaralı gibi hissederdim. Ama bir şey eksik olurdu hep. Bir sokak köpeğinin bile tanımadığı biri gibi yürürdüm kaldırımlarda. İnsanlar selam vermiyordu, çocuklar suratıma bakmıyordu, rüzgar bile dokunmak istemiyordu sanki bana. Taş gibi hissediyordum bazen Ankara’da. Şekilsiz, soğuk, uzak bir taş.
Çocukken, karpuz kabuğundan tekneler yapardı annem bana. Leğende yüzdürürdüm onları. “Bak oğlum, denize benzediği kadar özgürlük de bu,” derdi. O yüzden midir bilmem, çocukken gözümü Ankara ufkuna diktiğimde, hep bir şey eksikti. Denizin o heybetli boşluğu. Lakin ben o boşluğa aitmişim gibi hissederdim. Belki de kaçmak istiyordum. O sonsuz mavi boşlukta hissediyordum şahsiyetimin aidiyetini.
Denize ilk çıktığım günü hatırlıyorum. Santos limanındaydık. Gemi kornası çalınca dizlerim titremişti. Gemi yavaş yavaş uzaklaştıkça, sahil küçülüyor, insanlar nokta gibi kalıyordu. İşte o anda, içimde bir şey koptu. Geri dönsem kimse fark etmezdi, dedim. Ve o an anladım: artık oraya değil, buraya ait olacaktım. Zorla değil, seçimle değil, mecburen. Limanda karşılayanım olmayacaktı. Gemi limana vardığında kimse seni beklemiyorsa, deniz seni bırakmaz. Kaptan bunu demişti bir keresinde. Haklıydı galiba.
Bir keresinde, Pasifik açıklarında bir fırtınaya yakalandık. Gökyüzü çatlayacak gibi griydi. Dalgalar geminin neredeyse yarısına kadar yükseliyordu. Motor durmuştu. Tayfalardan biri dua ederken ağlıyordu. O an denizle gerçek anlamda yüzleştim. Ne kadar güçlü, ne kadar umursamaz olduğunu gördüm. Ama beni yine de almadı. Sadece hatırlattı: “Sen bana aitsin, ama ben sana değil.”
Bir kadını sevmiştim nazlı bir ekim ayında. İstanbul’da tanışmıştık. Saçları simsiyah, gözleri kömür. Moda’da, çay bahçesinde oturmuştuk birlikte, ben sessizce denize bakarken, o bana bakıyordu. “Ne görüyorsun denizde?” diye sormuştu. “Kendimi,” demiştim. Gülmemişti. O zaman anlamıştım ki, o da yalnız. Deniz bana izin vermedi yalnızlığını paylaşmama. Sefer geldi, gittim. Döndüğümde çay bahçesi duruyordu ama o yoktu. Evlenmişti. Sonra bir daha sevemedim.
Yeşil sandalyemde oturuyorum. İki kez kırıldı, dört kez tamir ettim. Hâlâ ayakta. Tıpkı ben gibi. Bir süredir eğilip doğrulurken zorlanıyorum. Bacaklarım isyan ediyor. Bazen öksürüklerim sardı mı beni, nefes alasım bile gelmiyor.
Sigaramı yakıyorum, yeniden. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, akşamla beraber içime bir ağırlık çöküyor. Radyo cızırdıyor, sonra yeniden başlıyor. “Kendim ettim kendim buldum…” diyor Tezene.
Gemi sessizleşiyor gecenin koynunda. Gürültüler azalmış, yıldızlar seyre başlamış. Ama ben uyuyamıyorum. Merhamet dilenen sandalyemden kalkıp dinlenmesine izin veriyorum. Güverteyi arşınlıyorum ağır adımlarla. Her adımda hayatımın bir parçası çatırdıyor içimde. Her adım bir liman, her liman bir yalnızlık. Hani bazı limanlar vardır, insan inmek istemez. Bazılarıysa inince ağlatır. Hepsini gördüm ben. Ama hiçbiri “evim” demedi bana.
Öksürük geliyor yine. Şiddetli. Birkaç damla kan. Artık alıştım. Biramdan bir yudum alıyorum. İçiyorum çünkü unutmak istiyorum. Neydi unuttuğum, kimdi hatırlamak istemediğim, bilmiyorum. Ama sürekli unutmak istiyorum. Her şeyi, tümüyle.
Titreyen ellerim demir korkulukları kavrıyor, nefeslerim havlıyor. Bir zamanlar bu kollarla halat çeker, yelken gererdim. Şimdi zar zor dik duruyorum. Ve ilk defa, çok uzun bir aradan sonra, içimden bir cümle yükseliyor: “Artık eve dönme vakti.”
Ama nereye? Hangi sokakta karşılar beni? Hangi duvar tanır gölgemi? Ankara mı ayazını tekrar benimle? Yoksa bu sonsuz mavi mi evim?
Son kez sandalyeye bakıyorum. O yeşil, kırık, sabırlı sandalyeye. Veda ediyorum sessizce. Parmaklıkların öbür tarafına geçiyorum. Rüzgârın soluğu, tütünün sıcaklığı, tenimdeki tuz, hepsini son defa hissediyorum.
Aşağıda dalgalar. Yumuşak ve karanlık. Ay doğuyor, gecenin alnına gümüş bir mühür gibi. Bozkırın Tezenesi tıngırdıyor: “Kendim ettim, kendim buldum… Gül gibi sararıp soldum.”
Ve bırakıyorum kendimi. Sonra… sessizlik. Ve eve dönüş. Ait olduğum yere.
Çok güzel olmuş çok beğendim YAREN NİRAN TATAR