Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Yağmurlu
15°C
İstanbul
15°C
Yağmurlu
Pazartesi Hafif Yağmurlu
13°C
Salı Çok Bulutlu
14°C
Çarşamba Çok Bulutlu
15°C
Perşembe Çok Bulutlu
16°C

Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünde Sesin ve Düşün Yakın Teması

Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünde Sesin ve Düşün Yakın Teması

Özge Nur Botan


Gerçek ile masalın birbirine değdiği o ince çizgi, Latife Tekin’in dilinde genişliyor şimdi:
Yoksunluk büyüye, keder anıya, sıradan hayat başka bir dünyanın kapısına dönüşüyor. Hem
yaralı hem ısrarcı, tıpkı her şeye rağmen filizlenen bir yabani ot gibi bir hayat. Sanki köy
kıyısında unutulmuş bir kuyunun başında duruyor, suyun dibinden gelen sesleri dinliyorsunuz.
Kimi zaman cinlerin ayak sesleri, kimi zaman yoksulluğun iniltisi, bazen de hayatın arsız
kahkahası. Türk edebiyatında o nadir metinlerden biri gibi hem halk anlatısının isli kandilini hem
de modern duyarlığın masa üstü ışıldağını aynı anda tutar okurun eline, Latife Tekin’in Sevgili
ArsızÖlüm’ü. Bu iki ışığın arasında kurulu bütün evren ne bütünüyle masalın rüyasına teslim olur
ne de gerçekçiliğin katı yüzüne kendini bırakır. Açıklamaktan çok duyurarak var olur. Sesle
düşünür, söylentiyle soluklanır, yoksulluğu hem bir yazgı hem de bir büyülenme alanı olarak
sunar. Tekin’in dilinin en ayırt edici yanı, gerçeğin çatlağından konuşması gibi görünür. Bir
yoldan o gerçek hayat sızar durur metnin içine. Bir köy, yoksullukla örülmüş bir aile, göç,
gecekondu… Konular, toplumsal hafızamızın neredeyse ezberlediği alanlardan gelir. Fakat
anlatının sesi, o ezberi bozar. Bu nedenle roman bir yandan okunurken kulakta yankılanır,
sokaktan geçip içeri giren bir ses gibi dolaşır okurun zihninde.
Edebiyatın büyülü gerçekçilik kavramına çok kez gönderme yapılır Tekin için. Fakat bu romanda
kurulan dünya, Latin Amerika rüyasından çok, Anadolu masalının yaralı parıltısına yakındır.
Buradaki büyü, tropik bir eksantriklikten uzak yoksulluğun içinden damıtılmış bir sezginin
ürünüdür. Gelip durduğu yerler de gıdım gıdım kazanılan ekmeğin, gece çöktüğünde derinleşen
korkunun, bir odanın karanlığında büyüyen yalnızlığın içinden çıkar. Çünkü bu dünyada gerçeği
taşıma aracı masal olarak belirlenir. Masal ise insanların dilsiz bırakılamayacak kadar yoğun
acılarını, açıklanması güç kayıplarını ve içe gömülmüş arzularını yeryüzüne çıkaran bir hafıza
yöntemidir. Sevgili Arsız Ölüm’de yoksulluğun ağırlığı öyle keskindir ki, görünmeyen varlıklar
umut ve dayanma gücünü de temsil eder. Kimi zaman bir fısıltı, kimi zaman bir gölge, kimi
zaman bir tencerenin kaynama sesindeki uğultu… Bu gizli varlıklar, hayatın ağırlığını taşımaya
yardım eden sessiz birer ortak gibi görünür. Görünmeyen varlıkların yanında ana karakterler,
olağan bir yerleşime ve düzene oturtulur. Tekin’in dünyasında kader, boyun eğilmeyen bir yazı,
sürekli tartışılan, yeniden yorumlanan, uğraşılan kuvvetli bir güçtür. Kaderle boğuşan kadınlar,
söylencenin içine saklanarak güçlenir. Onlar, büyüyü çocukça bir inanç yerine hayatın sertliğine
karşı geliştirdikleri içsel mekanizmalarla kullanırlar. Bir cümlelik dua, bir adak, bir tılsım, bir
bakış… Bunların her biri varlığını korumanın, direnmenin, ben hala buradayım demenin
yollarıdır. Ve belki de en çarpıcı olan şudur: Masal, Tekin’de hayatta kalmanın bir alanıdır. Soyut
olarak görülse de bunun çok somut bir işlevi vardır. Masal, acıyı taşırken dertleri örtmez aksine
onları konuşulabilir hale getirir. Bundandır ki Sevgili Arsız Ölüm’ün büyülü evreni romantik
değildir. Çetin, tozlu ve eskidir. O büyülü ışık bir mucize gibi parlamaz. Sanki çamurun içinden,
yoksulluğun terinden, çatlamış avuçların çizgilerinden sızar. İşte tam da bu yüzden inandırıcıdır.
Çünkü bu gerçek dünya, halkın yaralı hayal gücünden, kayıpların ve umutların sesinden doğar.

Anlatıcı ve Ses: Kimin Rüyası Bu?
Anlatıcı, çocukluğun sesinden konuşur. Bu, edilgen bir bakış olmanın tersine, olup biteni hem
şaşkınlık hem kabullenişle gören bir ses. Saydamdır ama duygusuz sayılmaz. Bu saydamlık,
Tekin’in dilindeki büyük yeniliği oluşturur. Duygu büyütülemez, akışına bırakılır. Bu, Türk romanında sık rastlanmayan bir derinliktir. Çünkü duyguyu açıklamak yerine sezdirir, okuru iç
sesin sessizliğine ortak eder.
Bu ses, dünyayı açıklamaya kalkışmanın tam tersine, dünyanın kendi kendine konuşmasına izin
verir. Nesnelerin, gölgelerin, fısıltıların, rüzgarın sesini taşır. Çocukluk burada hem yaş olarak
hem algı biçimi olarak vardır. Henüz hüküm vermeyen, anlamı zorlamayan, gördüğü her şeyi
hem gerçek hem de olağanüstü kabul eden o iç sezgi. Rüya ile uyanıklık arasındaki perde incelir
ve kimi zaman tamamen kalkar. Okur, olayları rüyanın buğusundan ya da gündeliğin
hakikatinden hangisiyle gördüğünü ayırt edemediği anlarda metnin içine daha çok çekilir. Çünkü
anlatıcı, dünyanın olağan açıklamalarını dışarıda bırakır. Geriye yalnızca yumuşak, kırılgan,
sarsıcı bir ses kalır.


Kadınlık, Yoksulluk ve Görünmeyen Eşik
Romanın kadınları, edilgen bir figür olmaktan uzaktır. Aksine, görünmez bir iktidarın
taşıyıcılarıdır. Evde söylenen bir dua, hamur yoğururken mırıldanılan bir cümle, göğe bakıp
edilen bir içleniş… Bunların her biri, gücün sessiz biçimlerini temsil eder. Bu kadınlar büyü
yapar ama bu büyü, yalnızca tencerenin kaynaması veya kötü gözün uzaklaştırılması değildir.
Asıl büyü, yokluğun içinden bir yaşam kurabilme becerisindedir. Bozulmuş ekmekten ziyafet, dar
evlerden koskoca bir dünyanın hayalini çıkarırlar.
Tekin’in kadınları kaderle pazarlık eden, yoksulluğun üstüne çamaşır ipleri çeken, kırgınlıklarını
geceye saklayıp sabaha dayanıklılık olarak geri döndüren karakterlerdir. Onlar için hayat,
katlanılan bir yokluk ve her gün yeniden örgütlenen bir varoluş mücadelesidir. Sessizlikleri de
gözlem gücünden gelir. Çoğu zaman konuşmazlar çünkü konuşmadan da var olmanın derin bir
yolunu bulmuşlardır.
Bu dünyada kadınlığın acının edilgen yüzüne indirgenmesi kabul edilemez. Tam tersine,
çelişkilerle örülüdür. Tüm o kadınların bir yandan sabır taşına dönüşen sessizlikleri, diğer yandan
isyanı andıran küçük jestleri vardır. Koca bir evi, göçün ağırlığını, toplumun beklentilerini ve
görünmez yaraların yükünü taşırlar. Ancak bunu yaparken boyun eğmezler ve yalnızca
kendilerine özgü bir dayanma biçimi bulurlar.
Yoksulluk, bu kadınların omzunda ekonomik bir göstergeden çok daha fazlasıdır. O, ruhun içine
işleyen, sesin tonunu değiştiren, rüyanın rengini koyulaştıran bir deneyimdir. Bu nedenle
kadınların gücü maddesel değil de neredeyse metafizik bir dirençtir. Onlar yokluğa rağmen
hayatta kalmakla yetinmeyip, yokluğun içinden duygu, hafıza ve anlam üretirler. Latife Tekin, bu
karakterlerde toplumsal bir katmandan çok, kadın ruhunun çok sesli doğasını yansıtır. Bu hem
kırılgan hem keskin, hem ezilen hem direnen, hem görünmez hem etkili görünür. Onların
mücadelesi, gündelik hayatın küçük ama ısrarlı hamlelerinden doğar. Ve belki de en çok bu
yüzden unutulmazdırlar. Çünkü büyüleri, hayatta kalmanın kendisidir.

Tarihsel Doku: Köyün Dağılması, Kentin Yarığı
80’ler Türkiyesi, göçün hızlandığı, gecekonduların büyüdüğü, yalnızlığın kent sokaklarına
karıştığı bir dönem. Roman, bu tarihsel dönüşümü görünmez kaburgalarla taşır. Köyün
yoksulluğu ile kentin yabancılaşması, masalın diliyle birbirine bağlanır. Çünkü göç, bu metinde
yalnızca mekan değişimi değildir. Dil değiştirmek, hafızayı yeniden kurmak, kendine yeni bir
masal bulmak zorunluluğudur.

Sonraki eserlerine bakınca, Berci Kristin Çöp Masalları, Gece Dersleri, Unutma Bahçesi’nde hep
dilin ve yoksulluğun izini sürer. Ama Sevgili Arsız Ölüm’deki ses, en taze, en yenilikçi haliyle
olduğu yerde durur. Bu roman, onun sanatında bir eşik, masalı yerli bir damarla buluşturan ve
Türk edebiyatında benzersiz bir koridor açan yapıt olarak durur.

Bugünün Okuruna Neyi Söyler?
Şehirleşmenin hızla dönüştüğü, seslerin birbirine karıştığı, gerçek ile söylenti arasındaki çizginin
yeniden silikleştiği bugün, roman hala günceldir. Çünkü artık kent de ekranlardan, sosyal
medyanın görünmez tünellerinden, gündelik hayatın anlık parıltılarından yayılan söylentilerle
örülüdür. Modern hayatın makul görünen yüzünün ardında, yine aynı eski sorular dolaşmaktadır.
Kimiz? Neyi kaybettik? Gerçeği gerçekten görüyor muyuz, yoksa herkesin inandığı hikayelere
mi tutunuyoruz?
Bu roman bize şunu hatırlatır: Gerçek, yalnızca görünen değildir. Bazen bir duvarın ardındaki
fısıltıdır gerçek, bazen bir annenin iç geçirişi, bazen de çocuk gözünün yakalayıp yetişkinin
açıklayamadığı minicik bir sarsıntı. Tekin’in dünyasında hakikat halkın dilinde, kulak köşesinden
dökülen cümlelerde, yoksulluğun içine sessizce sinmiş dirençte saklıdır.
Yoksulluk ekonomi ile ilgili görünürken aslında hafıza, dil ve hayal gücüyle ilgilidir. Yoksulluk,
yalnızlık ve dünyayı başka türlü duyma biçimidir. Paranın satın alamadığı bir dayanışma, kaybın
içinden üretilen bir mizah, çaresizliğin kıyısında bile yeşeren bir umut sesi vardır burada. Bu
yüzden roman, toplumsal bir eleştiriden öte, duygulanımın ve duyarlılığın haritasıdır.
Bugünün okuru için bu metin, yalnızca geçmişe dönük gizli bir uyarı, ince bir hatırlatma niteliği
taşır. Betonlar yükselirken, ilişkiler hızlanırken, anlamlarla aramız açılırken, Latife Tekin’in
anlam dünyası fısıldar. Gördüklerimizin ardında bekleyen görünmeyeni fark et. Duyduğunu
sandığın seslerin altında bir başka tını daha vardır ki o, susturulan, unutulan, yok sayılan bir ses.
Bu nedenle roman, bugünün okuruna hem bir yüzleşme hem de bir duyarlılık alanı sunar. Kimi
zaman masal gibi görünen hayatların aslında hakikatin en sert yüzü olduğunu, kimi zaman da
hayatın ağırlığının, inanması zor ama gerçek, hayalle hafiflediğini.
Ve böylece romandan yalnızca bir hikaye yerine dünyaya bakışta ince bir titreme kalır insanda.
Her şeyin yan yana aktığı, hızın hüküm sürdüğü çağda bile, gözümüzün kenarında duran o sessiz,
küçük, görünmeyen anın değerini hatırlatır.

ÖZGEÇMİŞ

Özge Nur Botan-İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu.
Aynı yıl İstanbul Üniversitesi HAYEF’ten Pedagojik Formasyon eğitimi aldı.
Saros’ u Unutmak adlı ilk öykü kitabı 2020 yılında yayımlandı. Çeşitli internet sayfalarında içerik
yazarlığına devam eden yazar gençlik yıllarından beri felsefe-düşünce türleri; aydınlanma çağı
felsefesi, modern klasikler, çağdaş edebiyat, modern dünya edebiyatı okuru. Halen aktif olarak
öğretmenlik yapmaktadır.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.