DOLAR
18,5957
EURO
18,5131
ALTIN
1.025,34
BIST
3.484,42
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
21°C
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Perşembe Az Bulutlu
21°C
Cuma Az Bulutlu
21°C
Cumartesi Az Bulutlu
21°C
Pazar Az Bulutlu
21°C

İnsanın Yolculuğu

İnsanın Yolculuğu
25 Ocak 2022 15:33
0
A+
A-

    Çocukken, dünyayı yeni yeni kavramaya başladığım yaşlarda,  yolda, sokakta, orada burada gidip gelen, koşturan insanlara bakar düşünürdüm:  Nereye gidiyor bunlar?.. Bu telaş nedir?.. Kimi kaygılı, kimi kararlı, mutlu, gamlı gamsız, kimi sorunlara boğulmuş; kısacası yaşama çabasıyla sürüklenen onlarca insan, onlarca farklı özellikte kişilik akıp gidiyordu… Ne güzellik değil mi?  Her çeşit mücevherin bulunduğu hazine sandığı gibi uzun boylu, kısa boylu; narin, ince ya da kaba, öfkeli, hüzünlü, güvenli güvensiz, hain ve rüzgarla yer değiştiren kumlar ya da kökü sağlam ağaçlara benzer insan hazinesi…

    Yukarıdaki gözlemlerin sahibi, -yani ben- bugün size, daha önce çok kez söylenmiş, bilinen ama pek parlak olmayan fikirlerle insanı, onun yalnızlığını ve  bir ayağı yerde, bir ayağı boşlukta, nereye varacağı belirsiz yolculuğunu  anlatacağım… Bunu yaparken antropologların ya da psikologların diliyle konuşmayacağım. Çünkü onların terimleri ve insanı adlandırırken kullandıkları –  tipoloji, grup, buluntu veya uyumsuz, nevrotik, depresif  vs- benzeri sözcükler beni sarsıyor.

                                        ******

    İnsan benzeri olmayan varlıktır ve sıra dışıdır. Çok fazla enerji tüketen gelişmiş beyne sahip olmanın yanında, yaşamın kaynaklarını alabildiğince harcayan uzunca bir zincirin halkasıdır. Canlılar dünyasına girmesi şans mı, zulüm mü buna karar veremiyoruz, ama sıradan biri olmadığı kesin ve onun önemli bir yüzü daha vardır: Kendi dünyasının harikalarından biri olan bir dile, uzmanlaşmış ifade ve anlatıma sahiptir. Sıradan bir fikri, düşünceyi özel sözcüklerle cazip hale getirip, gerektiğinde aklımızı karıştırabiliyor… Bu olağanüstü bir özelliktir. Zihin dünyamız, duygu ve davranışımız sözcüklerle anlam buluyor. Kendimizi, yargılarımızı, olay ve olguları dil aracılığıyla aktarıyoruz. Yanlış ya da doğru izlenimlerimizi dil sayesinde dile getiriyoruz.

    -Bana insanı anlamanın kolay olduğunu söylerlerdi. Birini tanımak, bütünü hakkında fikir sahibi olmaya yetiyor, derlerdi. Birinin davranışlarını ötekinde görebilecektim… Açılan kollarla, dört yana dönen gözlerle yaşamın içinden bir şeyler arayan çabalardan oluşan bir yapıydı insan… Yapı taşları ilk günden beri aynıydı ve kiminde yabani, kiminde uysal, uygar, iki ayaklı olarak süregeldi ve her defasında nabzı attı. Her defasında çeşitli tınılar eşliğinde bir şeyler yaptı…  Doğanın içinden, acı ya da tatlı göllerden çıkıp gelmişti. Tarihi boyunca dengesiz, radikal, devrimler yaratmış, kimi zaman karanlıkta yaşamış, bağnaz, tutucu olmuştu. Hem dingin hem deformeydi… Her tarafta görülebilen parçalı, yamalı bir bohçaydı insan. Az ya da çok her türden dürtüye sahip, ikiz kardeş oldukları ölçüde, birbirlerini dışlayan uzak kardeşler de olabilmişlerdi. Birbirlerine; sevdikleri zaman insan, öldürdükleri zaman hayvan diyorlardı ve işin feci yanı her şartta kendilerine insan demekten vazgeçmiyorlardı… Böyle bir şeydi insan ve doğruydu, ama sanıldığı kadar kolay anlaşılacak biri de değildi.

    -Analiz edilemeyecek kadar karmaşıktır. Doğası, gelişimi, ölüm kalım arasındaki seçimi son derece girift ve yıllar geçtikçe daha da anlaşılmaz oluyor. Davranışları, düşünme şekli, fiziki yapısı kıvrılıyor, şişkin hal alıyor… Daha dün farklı bir anlam yüklediği birine, bugün başka bir şey diyebiliyor. Yanındakine iyi diyebilen aynı insan, şimdi kötü diyor. Yıllar boyu elinde tutup büyüttüğümüz, ince emekle yoğurduğumuz insan, aynı insan değildir. Katılaşmıştır… Çiftler arasında, kardeş, ebeveyn, yurttaşlar arasında dahi form, davranış katılaşması başlamıştır… Çünkü her birimizin yolculuğu farklıdır. Her insan aynı değildir, aynı amaca hizmet etmez. Her insan aynı meyveyi vermiyor… Her birey herkese bir şeyler söyler. Her olay herkese bir şeyi anlatır. Her birey kendi içinde özeldir ve yalnızdır… Evet, yalnızız. Altını çizerek tekrarlayalım: Yalnızız… Kalabalığın içindeyiz ama büyük bir çölde, çöl sessizliği yaşıyoruz. Kasırgalar, fırtınalar, savaşlar içimizi parçalıyor… Korkular, yıkımlar içinde canımız acıyor, ama sadece kendi nabız atışımızı duyabiliyoruz. Servetimiz, konforumuz, eşimiz, dostumuz var, ama bunlar yalnızlığımızı gidermiyor.  Keyifliyiz, sağlıklı ve dinginiz ama bazen yaşamayı yararsız buluyoruz. Eş dost, akraba vb. arasında bulunmaya aldanmayın. Herkesin kendine ait öyküsü vardır ve her kademede, her zaman onu yalnız başına yaşar. Daha kısa söylemek gerekirse;  acımasız, yorgun, zalim, güvensiz ve güneşin altında başlayıp, güneşin altında biten kavisli bir yalnızlık bizimkisi…

    -Yalnızlık, yıkıntılar ve hüsran üzerinde büyüyen bir oluşumdur ve kendini soyutlar. Ne kimseyi görebilir ne de başkasının ne yaptığıyla ilgilenir… İlgilenir gibi yapar, görür gibi olur ama hepsi bu kadar. Çünkü yalnızlığın kendinden başka seveceği kimse yoktur.

                                                *****

    Doğa, bir şekilde bizi kollarına aldı, kucakladı ve sonra yüreğimize, ciğerlerimize hayat vererek dışarı gönderdi. Yüzlerce bin yıldan beri, belki daha da uzun kozmik bir zamanın geçmişi içinde – doğa için zaman kavramı yoktur; zaman insanın adlandırmasıdır-  mevsimlerin sıcaklığına soğukluğuna bıraktı bizi. Bazen yukarılarda bazen alçaklarda, rüzgarlarda, bulutlarda, sınırsız aydınlıkta kendimize yer aradık ve bulduk. Yürümeye başladık… Bizi harekete geçiren büyük ve karmaşık duygu dünyamızla hayatta yapıştık. Doğa tarafından şans, kayırma, güç ve akılla donatıldık. Avladık, avlandık, toprağı işledik, hasat yaptık. Kimi zaman ayrıştık, birleştik. Yendik, yenildik… Taptık tapındık, inançlar oluşturduk. Kimi zaman Tanrı, arada bir Tanrıça… Kimi zaman melek, şeytan ve ne gariptir ki yaşamın döngüsüne her defasında yıkımla girdik. Başka kapı yokmuş gibi her yeni oluşumu yıkıntılar üzerinde kurduk.  Savaştık… Hem kendi türümüzle hem de dışımızda, bize komşu canlılarla…  Barış dönemlerimiz çok azdır.    Örgütlendik yönettik ve şimdilerde evrenin boşluklarında dolaşmayı tasarlıyoruz.  

    -Utanç verici onlarca yönümüz var. Kötü davranışlara sahibiz. Ham maddemizi oluşturan cevher kirlidir. Beslendiğimiz kaynak bulanık ve sislidir. Eğer dünyada canlılar arasında kirliliği ölçebilecek bir ayrıştırma düzeneği olsaydı, yaşamı pisleten canlı açık ara insan olurdu. Bu bir abartma, saçmalama ya da sözcük oyunu değildir… Bizler beyin yapımız, utancımız, gücümüz, tarihimiz, savaş ve kıyımlarımız, onur ve onursuzluğumuzla, bütün canlılardan öndeyiz. Şimdi soralım: Böyle bir özellik doğa ve öteki canlılar için zenginlik mi yıkım mı?

    -İnsan kendini bütün türlerin tek ve son saygı değer üyesi olarak görme gibi bir fanteziye yakalanmıştır. Ama bu binlerce yıl sürecek değildir. İnatçılığı ve açgözlülüğü yaşamı oydukça oyuyor, çürüttükçe çürütüyor, kök ile gövde arasındaki yolu daralttıkça daraltıyor.

    Böyle mi devam edecek?

    -Bilmiyoruz ama bu durum keyfimize kalmıştır. Yutkunmak da kristal kar tanesi olmak da elimizde. Bu şekilde devam edersek, bakacak gözümüz dahi kalmayacaktır… Gün gelir bedenimizdeki sıvı boşalır, kumların altına iner, toz ve karanlık bizi örtmeye başlar.

    -İhtiyacımız olan şey değişim ve yenilenmedir. Bu konuda size sayısız yazı, konuşma, rastgele kurgulanmış yüzlerce anlatım sunabilirim. İnsanı tanımak, anlamak ve değişime, yenilenmeye yöneltme üzerine çok şey söylenebilir, ama önemli olan kabul edilmek ve tıpkı kan yoluyla dolaşım sistemimize giren, oradan beyne taşınan sağaltıcı hücreler ya da soğuktan donmak üzere olan birine kapımızı açmayı emreden dürtü gibi –doğruluk ve gerçeklik- yaratan oluşumlara ihtiyacımız vardır.

                                                    *********

Haydar Uzunyayla

Yorumlar