Körburun’un kapağını kapattığımda içimde tuhaf bir tortu kaldı. Hani bazı kitaplar vardır, bittiğinde sanki o evrenin kapısı yüzünüze sertçe kapanmış gibi hissedersiniz; Körburun öyle değil. Daha çok, sisli bir havada kıyıdan uzaklaşan bir vapurun güvertesindeymişim gibi hissettirdi. Ada yavaş yavaş gözden kayboluyor ama rüzgârı hala yüzümüze temas etmeye devam eder....
Aşk ve yalnızlık, insanoğlunun en eski ikilemi, kalbin bir yanı güneşi çağırırken öteki yarısının gölgeye yaslanma ısrarıdır. Belki de bu yüzden aşkın en parlak anlarında bile içimizde titreyen küçük bir yapayalnızlık çanı çalar. Bir sevgilinin dokunuşu, bir bakışta eriyen mesafeler ya da aynı yastığa bırakılan iki soluk bile insanı bütünüyle...
Şehirler uzaktan bakıldığında hep aynı izlenimi verir: üst üste yığılmış binalar, lif lif uzayan yollar, ışıktan bir çemberin içine sıkışmış gibi duran gökyüzü… Fakat yaklaştıkça insanı içine çeken tuhaf bir derinliği vardır. O derinlik bazen bir sokak aralığında, bazen bir pencereden sızan loş ışıkta, bazen de kalabalığın ortasında ansızın beliren...